Konyakla kanyak farkı
Vatan · 28 Kasım 2006
Kitap yaz ortaya at, malik bilmezse memalik bilir” deselerdi, vallahi benim halime uyardı. “Bir Gün Gece” romanı, Marmara’da beklenen ve romanı yazmak için hatmettiğim “sismolojik” bilgilerin ışığında şahsen bir değil, iki vuruşlu beklediğim depremin, Türkiye’ye nelere mal olabileceğini önceden göstermek için yazılmıştı. Geliyorum diyen felaketin sonrasını hayal ederek, yöneten ve yönetilenleri “çok geç olmadan” uyarmaya çalışmıştım. Roman Türkiye’de 2003 yılında basıldı; evet, çok konuşuldu, çok okundu. Ama tıpkı aynı tehlikeye bilimsel verilerle dikkati çeken uzman raporları gibi, felaketin sonrasını anlatan bu kitap da değiştiremedi, günlük ranta kilitlenmişlerin ergeç, yumuldukları toprağın öfkesine toslayacak kafasını...
Ve 2006 eylül ayından öteye, amacı Türkiye’yi uyarmak iken güdük çıkar tutsağı “malik”in anlamadığı “Bir Gün Gece” için, bambaşka memleketlerde yeni bir hayat başladı.
Eh, bendeniz de mazoşist değilim, madem ülkemi yöneten zihniyetin “ebedi” akışını değiştiremedim, romanın “edebi” güzergâhının tadını çıkarıyorum!
***
Doğrusu gururlanıyorum da: Fransa’da eylül ayında piyasaya çıkan 300 küsur edebi eser arasında, arkasında ne marketing politikası, ne de zaten pazarlamacı olan, medya masalarında “Ermenileri kestik, Kürtleri doğradık” gibi “joker” çekmeyen bir Türk romanı hakkında, iki aydan beri 17 adet ve hepsi olumlu eleştiri yayınlanmış, iki televizyon, dört radyo programı yapılmış...
Üstelik, beş kitap fuarına davet edilmişim, muhabirlik yıllarımda çalışmaktan gezmeye fırsat bulamadığım Fransa’yı en iyi koşullarda dolaşıyorum, fellik fellik.
Ancak serde Türklük var ya, her sefere elim böğrümde, yüreğim çarparak çıkıyorum. Karşıma bir soykırımcı, bir Kürtçü dikilir, söyleşi siyasal alana kayar, Türkiye’ye hücum ederler, tabii ki savunmak zorunda kalırım, işler sarpa sarar, fuar zehir olur diye de korkmuyor değilim.
İşte geçen hafta, dünyanın dört bir yanından davetli yazarları Cognac Avrupa Edebiyat Festivali’ne götüren trende bu korkum katlanmıştı. Çünkü yazar dostum Jose Manuel Fajardo ile birlikte katılacağımız ilk söyleşiyi, merhum cumhurbaşkanı Mitterrand’ın evlilik dışı kızı Mazarine Pingeot yönetecekti. Ve yönetti.
***
500 kişilik salon tıka basa doluydu. Ancak ilginin biz yazarlara değil, medyanın gözdesi, çünkü Mitterrand’ın hem evlilik dışı, hem de genç ve güzel kızı Mazarine’e olduğunu biliyorduk. Benim gibi “Ya Türkiye’ye kötü bir söz söylerse?” korkusu çekmeyen İspanyol Jose Manuel bile, bu alımlı genç kızın kitapları okumuş, dolayısıyla konuya hakim olmasından kuşkuluydu.
Ancak Mazarine, adını taşıyamadığı babasının, o kitap kurdu, engin kültür adamı Mitterrand’ın kızı olduğunu kanıtladı. Romanları dikkatle okumuş, hiçbir ayrıntıyı atlamamış ve birbirinden zekice sorular hazırlamıştı. Daha da güzeli, o kadar iyi anlamıştı ki “Bir Gün Gece”nin ana fikrini, yorumları müthiş bir Türkiye savunmasıydı ve beni de yönelttiği sorularla aynı yönde çoşturdu. Öylesine coşturdu ki sevgili okurlar, söyleşiden çıktıktan sonra en çok kitap imzalayan, naçiz yazarınızdı: Fuarın ikinci gününde, imzalanacak roman kalmamış, çünkü kitabın mevcudu tükenmişti.
Ötesi muhteşem şatolarda birbirinden lezzetli, yıllanmış konyaklarla ısınan sohbetlerle geçen Cognac serüveninde, Mazarine Pingeot’nun kültür birikimi dışında, alçakgönüllü ve cana yakın kişiliğini de çok sevdim. Ve ister istemez, bizim merhum cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, üstelik soyadını taşıyan “evlilik içi” medyatik kızı geldi aklıma. Acaba fark, Türkiye’de kültürsüzlüğe özgü bir dağ mıydı, yoksa babalara özgü bir bağ mı?
Yanıt hangisi olursa olsun, fark Türkiye aleyhine ve çok acı, çünkü kanyakla konyak arasındaki açı!