Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Sevginin adı günay

Vatan · 5 Aralık 2006

Gözlerinin ferini karanlığı aydınlatmak ve alın terini insanların daha insan, toplumların daha insancıl, devletlerin daha toplumsal olması için akıtanların, bazen durup bakması, bazen susup dinlemesi gerekir.

Yazarın, yazının yanında duranlara, ardından gelenlere dokunduğu andır bu. Sözünü susup, okuyanı dinlediği an.

Bu sütunun yazarına, okur çok ses verir, çoğu e-posta, azı da mektupla gelir. O mektuplarda bazen, yazılmayan yazılandan daha doğru, satır aralarında geçiştirilen hayat, satırlara yansıyandan daha gerçektir. Aşağıdaki mektup, uzun yıllar beklemekten sararmış ikinci hamur bir kağıda yazılmıştı. Posta kaşesi İzmir Karşıyaka’dan basılmıştı.

Bu mektubu, önce yazılmayanı okumanız, sonra okuduğunuzun ardındaki yaşanmamışlığı hayal etmeniz için yayınlıyorum.

Ve bu mektubu okurken, bir haberi hatırlamanızı öneriyorum: Sivas’ta 80 yaşındaki Bekir Gümüş adlı kendini bilmezin, ölen eşinin yerine “karı” aldığı 40 yaşındaki Neriman Gümüş’le yalnızca 7 yıl içinde yaptığı altıncı çocuğu “cam kemik” hastası çıkınca, “Devlet baksın!” diye hastaneye bırakıp gittiğini haber veren haberi.

Düşünmenizi isterim, bu ülkede çocuk yapmayı pekâlâ bilip, bakmaya gelince bilemeyenlerin ne kadar çok ve ne kadar suçlu olduklarını.

Düşünmenizi isterim ki bu ülkede hâlâ ve hatta her gün daha çok, hayatlarını ve hayallerini çalan hırsızlara, “aile” diye bakmak için çalışan çocuklar var.

***

“Sevgili Mine Kırıkkanat, Sizi yeni tanıdım. Vatan öncesini bilmiyordum, şimdi buna çok üzülüyorum. Bu sabah ‘Yalnız Kalem Unutmaz’ kitabınızı elime aldım, ‘Öğretmenim’ başlıklı yazınızı okudum. Bittiğinde, gözlerimden sicim gibi yaşlar akıyordu. Sonra hıçkıra hıçkıra, doya doya ağladım. Ve bir kağıt kalem aramaya koyuldum size yazmak için.

Size, ‘O Emine benim, o Emine benim’ diye seslenmek istedim. Sizden belki daha büyüğüm, nüfusta 52 yazıyor, gerçekte 51 doğumlu olduğumu birkaç yıl önce öğrendim.

Doğduğumda, adımı Sevgi koymuşlar. Sonra iki aylıkken köye, anneanneme yollamışlar beni. Haber gelmiş köyden, ‘öldü’ diye, annem babam da nüfustan sildirmiş.

Yaz gelince ölmediğim duyulmuş. Bir sene sonra, bu kez Günay adıyla yeniden kaydettirmişler.

İşte ben o köyde, Karadeniz’in doğusunda, Pazar ile Ardeşen arasındaki Hamidiye Köyü’nde büyümüşüm. İki derslik bir ilkokulda, Hamit öğretmen (ben de soyadını unuttum) tarafından yetiştirilmişim. Sizin Halil öğretmen, o kadar benim Hamit öğretmenime ve Emine, o kadar bana benziyor ki...

Ben de koleje gidemedim, yabancı dil öğrenemedim, Emine gibi. Çok zor şartlarda liseyi bitirebildim. Üniversiteye göndermediler.

Okumak için evden kaçtım. Yakaladılar, bağladılar, bir çuval gibi götürüp bankada bir işe soktular.

Ayrı büyüdüğüm, ayrı yaşadığım kardeşlerime bakmak zorunda kaldım. Çünkü babam ölmüştü. Bütün parasını zevk için harcayıp tüketmiş, geride ilk eşinden dört, son eşinden beş çocuk bırakmıştı.

Her neyse. Herkesin hayatı bir roman olacak türden zaten, ülkemizin her yerinde.

Size, sizin gibi hayatı dolu dolu yaşamak şansını elde etmiş insanlara hep imrenmişimdir. Gururla, övünerek, içime saklayıp sakınarak başarılarını, ‘Aman onlara bir şey olmasın, ne olur kendilerine iyi baksınlar’ diyerek kendim için dua ederken sizleri de unutmayarak biraz yüreğimi ferahlatıyorum.

Siz var oldukça, yazdıkça, umudunuzu kaybetmedikçe ve kaleminiz hep doğruyu gösterdikçe, belki bu ülkenin insanlarının da umudu vardır.

Bazen çok karamsarlığa düşsem de, sizler sayesinde hayata tutunmaya gayret gösteriyorum.

İyi ki varsınız siz, iyi ki kolejlere gittiniz, şimdi Emine’ler size bakıp gurur duyuyor.”