Teneffüs
Vatan · 8 Aralık 2006
Garip ama gerçek: Teneffüsün anlamını, teneffüs yerine “recreation” yaptığım okul, Notre Dame de Sion’da, bizlere Osmanlıca denilen apartma dilin Farsça ve Arapça’dan arakladığı 1000 kelimeyi ezberleterek, zaten bana bugün kullandığım Türkçeyi kazandıran Edebiyat öğretmenimiz, Leyla Hanım sayesinde öğrendim.
Teneffüs, “soluklanma” demektir.
İki günlük Ankara yolculuğum, çok uzun zamandır zil çalmayan hayatımda, benim için nefis bir teneffüs oldu.
Salı gecesi, Kanaltürk’ün Ankara Sheraton Oteli’nde düzenlediği ve adeta bir “laik cumhuriyet şenliği”ne dönüşen yeni yayın yılı kutlamalarına katıldım.
Kanaltürk, benim yüreğimi kaliteli yayıncılığı kadar, çalışanlarının ruh güzelliğiyle kazanmış bir televizyon. Hemen tamamı gençlerden oluşan bir kadronun, işini severek ve inanarak yapması, Türkiye’de az, hatta çok az rastlanan bir olgu. Tuncay Özkan’ın çevresinde adeta bölünmez bir bütün, alınmaz bir kale oluşturan bu gençler, ister paylaşın savundukları fikirleri, ister paylaşmayın, ilgisiz kalamayacağınız bir ışık, bir enerji, bir umut kaynağı.
Benim kendime biçtiğim ve zaten “Gerçekler” programına, “Seninle Kemal Yavuz Paşa’nın arasına bir Avrupalı lazım...” diye kendimi önerdiğim Hürrem Sultan rolünü, anında ve hiç tereddütsüz, “Haydi gel, katıl!” diye kabul eden Tuncay Özkan, üzerine yapıştırılan “aşırı milliyetçi” damgasına karşın, gerçek bir demokrat. Hem de benim anladığım türden demokrat: Adamı bir yıldır çileden çıkartıyorum, bana hâlâ tahammül ediyor, arkadaşlığımız bir kez bile gölgelenmedi, kırışmadı, düşünebiliyor musunuz?
***
Kanaltürk’ün genç ekibi, Ankara’daki resepsiyona çok heyecanla, özenle hazırlanmıştı ve sonuç, umduklarını da aşarak Türkiye’de boynu bükülen, başı eğilen Atatürkçülere de “umut” kaynağı oldu.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve eşinin, böyle bir etkinliğe ilk kez ve sonuna kadar katılması, başta Vatan, basında yeni bir siyasal oluşumun işareti gibi yorumlanıyor.
Vallahi benim haberim yok, ama böyle bir oluşuma gösterilen ilgi, aslında toplumda yeni bir hareket beklentisinin, özleminin de ifadesi, diye düşünüyorum.
Ankara’daki ikinci günümü Güldal Mumcu’yla, UMAG’ta geçirdim. ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu da hoş bir sürpriz yaptı ve Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda bizimle kahve içmeye geldi. İkimiz de ilk kez UMAG’ı ve etkinliklerini yerinde inceleme fırsatını bulduk. Sıradışı bir kadının, sevgili Güldal Mumcu’nun olağanüstü bir irade ve inançla, kendi deyimiyle “iğneyle kuyu kazarak” yarattığı UMAG, hayret ve hayranlık uyandıran bir kuruluş. Türkiye’nin iftihar edebileceği bir vakfın, gazetecilik mesleğine ve kültüre yönelik olması, beni özellikle duygulandırdı. Mutlaka gidilmesi, görülmesi ve sahip çıkılması gereken bu kurum hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz, www.umag.org.tr sitesini ziyaret etmenizi öneririm.
İkinci ve son Ankara akşamı, benim için bambaşka tatta bir şenlikti: İlk kez Ankaralı okurlarımla buluştum. Hafta içi inanılmaz yoğunlukta geldiler ve dışardan bakan biri, D&R’da gerçekleşen garip törenin bir yazarla okur buluşması olduğunu söyleyemezdi. Birbirimize sarıldık, öpüştük, koklaştık, hatta hüngür hüngür ağlaştık. Niye ağladılar, neden beni de ağlattılar, açıklaması çok güç...
Yitirilmiş bir savaşın yenikleri olduğumuz için mi? Yoksa kirlenmiş bir masumiyetin ortasındaki beyaz “lekeyi” savunmakta direndiğimiz için mi hâlâ? Bilmiyorum.
Ama yüreğimin yarısını Ankara’da bıraktırdılar bana. Ve söz verdim onlara, gelecek yıl döneceğim. Belki de ağlamayız, güleriz. Belki de masumiyet aklanır, bu kez!