Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Yanlış doğruyu nasıl götürür ?

Vatan · 9 Aralık 2006

Türkiye’nin AKP eliyle AB’ye sunduğu iki aşamalı Kıbrıs seçeneği, içerikte doğru, üslupta yanlış bir öneridir.

İçerikte doğrudur, çünkü :

İki KKTC limanının geçici olarak Rumlara açılması karşılığında, Ercan Havalimanı ve Magosa limanı üzerindeki uluslararası izolasyonun kaldırılması sağlanırsa, böyle bir sonuç ancak KKTC’ye yarar, karşı tarafa değil.

İki Türk limanının Rumlara açılması, Güney Kıbrıs Rum yönetimini tanımak anlamına gelir, düşüncesi yanlıştır. Güney Kıbrıs’taki Rum yönetimi, zaten AB üyesi bir devlet olup Türkiye hariç tüm dünyanın tanıdığı bir ülkedir. Asıl uluslararası tanınmaya ihtiyacı olan taraf, yasal anlamda bir tek Türkiye’nin var ve devlet kabul ettiği, zaten de bu yüzden uluslararası ilişki kuramayan, ticaret yapamayan, yani dünyadan « izole » edilen KKTC’dir.

Ama Rumlara açılacak iki limana karşılık Ercan Havalimanı ve Magosa’nın uluslararası ticarete açılması, asıl KKTC’nin tüzel kişiliğinin Avrupa ve dünya devletleri tarafından « de facto » tanınmasıdır. İstim arkadan gelir ve böyle bir « de facto », uluslararası meşruiyetin de birinci adımıdır.

Türkiye’nin AB’ye şartlı önerisi, bir « al gülüm ver gülüm » zanaatı ve uzlaşma sanatı olan siyasal diplomasi açısından hem gerekli, hem doğru bir açılımdır.

Ama aynı öneride, hem iç politika dengeleri altüst, hem de ulusal çıkarları çok vahim biçimde gözardı eden bir üslup yanlışı yapılmıştır.

Kıbrıs gibi savaşla başlamış, « milli dava » niteliğini kazanmış, üzerinde doğru yanlış bir « milli politika » saptanmış ve 35 yıldır kemikleşmiş bir konuda, bu kapsamda « dış güçler » diye adlandırabileceğimiz AB’ye böyle bir öneri, ancak ve ancak « ulusal uzlaşmayla » götürülebilir.

Zaten önerinin AB önündeki gücünü de, arkasındaki ulusal uzlaşma desteği belirler. Bu destek varsa, önerinin şansı vardır. Yoksa, önerinin de « dejenere edilmeden » kabul görme şansı yoktur.

Bırakın halkın yarısını bile temsil etmeyen bir iktidarı, böylesine önemli ve « ulusal » bir konuda ulusun %60’ını, 70’ini temsil eden bir hükümetin bile, kendisine muhalif kesimlerin onayını alması gerekir.

Kaldı ki Başbakan Erdoğan ve kuşkusuz Dış İşleri bakanı Gül’ün kim olduklarını kolayca tahmin edebileceğimiz « danışmanlarla » üretip AB’ye sunduğu iki aşamalı öneriden, bırakın muhalefet partilerini ve Genel Kurmay Başkanlığını, gerek hükümetteki bakanların, gerekse iktidar partisi AKP ileri gelenlerinin bile, ancak basın yoluyla haberi olabilmiştir !

İspanya’nın AB’ye üyelik müzakereleri sırasında Sosyalist Felipe Gonzalez hükümeti, Kıbrıs kadar zor olmasa da yeterince çetrefilli « deniz aşırı toprakları » Kanarya Adaları, Ceuta ve Melilla konusunda yapılan özel anlaşmalarda, tüm muhalefeti defalarca toplamış, Kral Juan Carlos başta, ülkenin tüm siyasal aktörlerine başvurmuş, ulusal bir konsensüs sağlamıştır. Böyle bir konsensüs sonucunda deniz aşırı toprakları için anlaşma masasına oturan Sosyalist İspanyol hükümeti, AB’nin karşısına bütün İspanya olarak çıkmıştır. İspanyol halklarının (çünkü İspanya 17 özerk bölgeli bir federasyondur) bilmem kaç oranında temsilcisi olarak değil…

Politikada zaman, bazen yavaş, bazen çok hızlı kullanılması gereken bir ögedir. Kıbrıs konusunda böyle bir konsensüs, TBMM’de bile değil, TBMM’de grubu olan parti başkanları ve Genel Kurmay Başkanını ile Başbakanlık makamında yapılacak bir toplantıda, iki saatte sağlanırdı. Çünkü içerik doğru ve eğer yok farzedilip, çiğnenip geçilmeselerdi, bütün parti başkanları bugün savunuyor olurlardı bu öneriyi.

Oysa Başbakan Erdoğan, kendi hükümetine bile danışmadan paketlediği öneriyi, AB’ye yazılı bile sunamadı ! Çünkü arkasında milli uzlaşma yoktu ve « geri dönüşü olamayacak » yazılı bir angajmana cesaret edemedi…

Bu üslup, tam anlamıyla bir « Şark » üslubudur. « Ben yaptım oldu »ya oynanır, yemezlerse « ben zaten imzalamadım ki… » denir.

Bir yanlış, bir doğruyu nasıl götürürse, AB’ye yapılan doğru öneri, işte bu üslup yanlışından ötürü, bence ölü doğmuştur. Çünkü tüm Türkiye’yi arkasına almayan bir öneriyi, AB’nin müzakere kurtları yutar. Ve Türkiye’nin atmaya çalıştığı « altın gol », kendi kalesine girer. Yazık ki, ne yazık.

-----------------------------