Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Haram ve ayıp

Vatan · 20 Aralık 2006

Hayatında bir kez bile Kur’an’ı “anladığı dilde” okumamış, okuduysa anlamamış ve anlamadan ezberlediği Allah kelâmını, işaret ettiği doğrulara inanıp yaşamına uygulamaktan çok, büyü formülü gibi kullanan müminlerin, kendilerini İslamı biliyor ve İslamiyet kurallarına göre yaşıyor sandıkları bir ülke Türkiye.

Günlük yaşamlarında İslamiyet’e uygunluk arayanlar, gazetelerde köşe yazarı din ulemasına sık sık:

“Niyetliyken geğirdim, mide sularım ağzıma geldi, orucum bozulur mu?” türünden sorular yöneltecek kadar titiz müminler.

Acaba bu müminlerden kaçı Konya Numune Hastanesi acilinde çoban A. G.’ye “erkek olduğu” için bakmayan ve bir testisini kaybetmesine yol açan tesettürlü kadın doktorların günah işleyip işlemediklerini sorguladı kafasında? Merakla bekliyorum: Acaba birisi de çıkıp, “Kadın hekimin erkek hastaya ya da erkek hekimin kadın hastaya bakması mı haramdır, yoksa hayatını tehlikeye atması mı” diye bir soru soracak mı, ulemaya?

İnsan dölünü kutsayan İslamiyet, gencecik bir delikanlının dölleme yeteneğini, kadının tesettür şartına feda eder mi acaba?

***

Üstelik böyle sorular, dinin insana verdiği değere teolojik bir yanıt aramak zorunda bırakacaktır din bilginlerini. Çünkü birbirine “haram” cinsiyetlerin karşılaşması, salt hastane ortamıyla sınırlanamaz. Bulunacak yanıt, boğulmakta olan tesettürlü bir kadını yoldan geçen yabancı erkeğin kurtarması vacip midir, değil midir ikileminin de çözümü olacaktır. Arabanın altında kalan bir erkeğe ilk yardımın tesettürlü bir kadın tarafından yapılıp yapılamayacağının da...

Öyle ya, İslamiyet kadın erkek birlikteliğini ne kadar helal/haram koşuluna bağladıysa, muhtaç insana yardımı o kadar sevaba, öldürmek ve ölüme terk etmeyi de günaha bağlamıştır.

Gerçek teoloji, yani din bilimi böyle çelişkilere kafa yormaktır: İslamiyet’te helal/haram mı amir emirdir, yoksa sevap/günah mı?

Bu önceliği belirlemek, aynı zamanda cumhurbaşkanı makamına oturmaya kararlı bir başbakanın, karısının tesettürü uğruna Türkiye’yi sonu belirsiz bir gerilime sürüklemeyi göze almasının Allah indinde ne kadar “vacip” olacağını da ortaya koyacaktır.

***

Türkiye’de 85 yıldır ilk kez, “haremim” diye konuşan bir cumhurbaşkanı adayı çıkıyor. Cumhuriyetin “eş” statüsü verdiği kadının, şeriat diliyle “harem” diye anılması bile, toplumun artık “millet” değil, “ümmet” olarak düşünülüp algılandığını ortaya koyuyor.

Ne var ki ümmet haremine sarıldıkça, yurt çapında yenilen “haram” da artıyor!

Bunun bir izahı olmalı.

500’e yakın imam hatip lisesi, binlerce Kur’an kursu, yüzlerce tarikatla sarılan ve her köşe başına cami dikilen bir ülke, çocuk pornosunda dünya birincisiyse... Bu ülkede Hizbullah, töre cinayetlerinde “cellat” olarak kullanılıyorsa... Şeriatın “recm” ile cezalandırdığı fuhuş, bizzat şeriatçılar arasında yayılıyorsa... Kütahya’da görüldüğü gibi, dergâh denilen evlerde “ilahi nikâh” kıyılan sahte peygamber, hakiki tesettürlü kadınla onlarca “mümin” erkekle toplu seks yapabiliyorsa... O ülkede, o ümmetin cinsellikle büyük bir sorunu var ve kadının haremliğiyle haramlığı, böyle bir sorundan ayrı düşünülemez, demektir.

***

Türkiye’de her alanda bir “ahlak” iflası yaşanıyor. Oysa her zamankinden fazla söz ediliyor ahlaktan. Ama hangi ahlaktan?

Ve kaç kişi var Türkiye’de, “ahlak”ın ne olduğunu tanımlayacak, felsefi boyutunu anlatacak, kaç tür ahlakın varlığından söz edebilecek?

Milletten ümmete dönüşen Türk toplumunda, günaha günah değil suç, “haram”a sadece “ayıp” dendiği yıllarda böylesine bir ahlak çöküşü yoktu. Neden acaba?

Bu da başka bir yazının konusu.