Banal siyaset
Vatan · 22 Aralık 2006
Türkiye’de, din ile politikanın iç içeliği, kâh dinin politikaya, kâh politikanın dine alet edilmesi raslantı olmadığı gibi, kolayca anlaşılır bir gerçek içeriyor: Cahillik.
Çatal bıçak tutmasını bilmeyenin eline gümüş çatal, altın bıçak vermek, doğru kullanmasını sağlamaz.
Okumasını bilmeyen biri, kendisini allame yapacak kitaptan elbette yararlanamaz.
Planör pilotu, jet uçuramaz. Taka kaptanı transatlantik yüzdüremez.
Kur’an’ın mükemmeliyeti, okuduğunu anlamayanları mükemmel kılmaz. Demokrasiyi kavrayamayanlar, teokrasiyi bile demokrasi diye pazarlar. Böyle olunca da din politikaya, politika dine “hakk” edilir, bugünkü Türkiye tablosu ortaya çıkar.
***
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP iktidarını genel seçimleri cumhurbaşkanlığı seçimlerinden öne çekmeye zorlamak için “sine-i millet”e dönüş öneren muhalifleri, “sanal siyaset” yapmakla eleştiriyor. Ve özellikle CHP’nin böyle bir dönüşe kalkışması halinde, milletvekili istifalarının parlamento tarafından kabul edilmedikçe geçerli olmayacağını ve muhalefet meclisi terk etse bile iktidar partisinin Anayasa değişikliği hariç her tür yasama yapabileceğini belirtiyor. Başka bir deyişle, AKP’nin mecliste tek başına kalsa bile cumhurbaşkanını seçeceğini vurguluyor.
Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Süheyl Batum’un, dünkü Vatan’da yayınlanan “Cumhurbaşkanı seçimi ve gerçek anayasal sorun” başlıklı makalesi, iktidar partisinin bu görüşüne adeta bir cevap niteliğindeydi. Süheyl hoca, “Türkiye gibi demokrasinin paylaşımcı ve katılımcı olmak yerine, kaptan köşkünde oturanın her şeye sahip olduğu bir rejim olarak uygulandığı ülkelerde, Anayasa hukukunun en temel ilkeleri bile tamamen siyasal yönde ya da iktidarın istekleri doğrultusunda yorumlanabiliyor,” diyor.
Önce Başbakan, ardından Grup Başkan Vekili aracılığıyla AKP ne diyor zaten? Mecliste yalnız kalsalar da cumhurbaşkanı seçeceklerini.
Sorarım size, böyle bir yaklaşım paylaşımcı ve katılımcı bir demokrasi anlayışı mıdır, yoksa kaptan köşkü sendromu mu?
***
AKP iktidarı, CHP’nin “sine-i millet”e dönemeyeceğini, çünkü meclis çoğunluğunun istifa edenlerin milletvekilliğini düşürmeyi reddedeceğini ileri sürerken neye dayanıyor? Anayasa’ya. Tek başına cumhurbaşkanı seçebileceğini söylerken neye dayanıyor? Yine Anayasa’ya.
Oysa Süheyl Batum’un makalesinde hatırlattığı gibi, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın tam da anayasal statüsü dolayısıyla, “herkesin uzlaşması ile” yani bir “partiler uzlaşması” ile seçilmesi gerekiyor!
Şimdiden gereksiz ilan ettiği böyle bir uzlaşmayı, yarın hem aramayacak, hem de hiçe sayacak bir iktidarın, Anayasa’nın temel ilkelerini bile tamamen siyasal yönde ve istekleri doğrultusunda yorumladığı açıktır.
Oysa bir hukuk devletinde siyaset Anayasa’ya göre yapılır, Anayasa siyasete göre değil. Değiştirilmesi de bu yüzden zordur zaten, yine partiler uzlaşması gerektirir.
***
Bu ülkede eğer demokrasi varsa, gerek halk gerekse siyasal muhalefetin, 6 ayı kalmış bir meclisin bir değil, üç hükümet, iki yasama dönemini bağlayacak bir cumhurbaşkanı seçimini reddetmek ve genel seçimleri öne çekmeyi talep etmek hakkı, hatta görevidir. Bu hak yolunda “sine-i millet”e dönüş istemek de “sanal politika” değil, demokrasinin ta kendisidir.
Muhalefetin olmadığı bir mecliste, seçmenlerin sadece yüzde 34’ünü temsil eden bir partinin, sonraki iki meclisi de bağlayacak cumhurbaşkanını tek başına seçmeye kalkması ise herhalde demokrasi olmadığı gibi, düpedüz istibdatı çağrıştıran bir “banal politika”dır.
Neden banal? Çünkü Türkiye, zaten “ben yaparım olur”lara alışık.
Demokrasiyi karaya oturtan despot kaptanlara da.