Siyahi Kıbrıs’a doğru
Vatan · 10 Ocak 2007
Kıbrıs Adası’nı Kuzey ve Güney diye ayıran sınır çizgisinin bir adı da, 1974 harekâtı öncesinin Türk Polis Komutanı Atilla Sav dolayısıyla “Atilla Hattı”dır. Ama sınır, uluslararası diplomasi jargonuna “Yeşil Hat” diye yerleşti. Üstelik bu adlandırma, adadaki Türk ve Rum toplumlarının bir arada yaşayamayacağının bizim askeri harekâttan çok önce belli olduğunun hem tarihçesi, hem de kanıtı: Türkiye’nin çağrısı üzerine adaya gelen ilk BM Barış Gücü’nün komutanı bir İngiliz general, 1964 yılında almış Kıbrıs haritasını önüne, yeşil bir kalemle çizgi çekip ayırmış adayı ikiye ve daha o zamanlar Türkleri kuzeye, Rumları güneye toplamayı öngörmüş. Başka bir deyişle Türk ordüşünün 1974’te silah gücüyle vardığı sonuç ve dayandığı sınır, aslında harekâttan on yıl önce BM’nin öngördüğü çözüm ve sınır...
İşte bu “Yeşil Hat” Avrupa’nın ikiye bölünmüş tek başkenti Lefkoşa’da, henüz ancak bir noktada, o da sıkı kurallara bağlı olarak aşılabiliyor. Kıbrıs’a Türkiye’den gelip yerleşen Türkler ve Türk turistler geçemiyor. Bir sınır kapısından çok “check point”e benzeyen bu geçiş, hemen yanındaki bir zamanların lüks oteli, Ledra Palas diye anılıyor kısaca.
***
Ledra Palas’tan ilk kez, geçen yılın son günü geçerken, Soğuk Savaş dönemine ait bir casusluk filminde yer alıyormuşum sanısına kapıldım. Ledra Palas, seyrettiğim onlarca filmde gördüğüm Doğu Berlin’i Batı Berlin’den ayıran “check point” olabilirdi. Sağına soluna sapmak, fotoğrafını çekmek yasaklı “no man’s land” tampon bölgenin ortasında, iki Lefkoşa’yı birbirine bağlayan tek yol yürüyerek geçilebiliyor. Biz Rum tarafına yürürken, karşıdan da Türk tarafına doğru ilerliyordu insanlar. Yolda aynı hizaya gelip de ister istemez birbirimize baktığımızda, o filmlerde değiş tokuş edilen casuslardan pek farkımız yoktu doğrusu! Eğlenmediğimi söyleyemem, ancak bu değiş tokuşta bir tuhaflık vardı: Berlin duvarını ters yönde aşan casuslar, bildiğiniz gibi hep beyaz ırktandır. Oysa Ledra Palas’tan beri bizim karşımıza çıkanların hemen hepsi, nedense sarımtırak siyahiydi...
Kendi kendime, “Allah Allah, acaba bu Rumlar fazla mı güneşte kaldı, yoksa mutasyona mı uğradı” diye düşünürken, tampon bölgeden çıkıp Kiposeirinis Meydanı’na varınca, şaşkınlığım daha da arttı: Ortalıkta tek bir beyaz Rum yoktu. Yollar yüzlerce Hintli, Pakistanlı, Endonezyalı, Sri Lankalı kaynıyor, her yandan geliyor ve meydandaki parkta toplanıyorlardı. Merakımı yenemedim, parka girdim, birkaçıyla konuştum ve durum anlaşıldı.
***
Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Güney Asya’daki eski İngiliz sömürgelerinden daha iyi bir yaşam aramaya gelen ve “ucuz iş gücü” getiren göçmenlerin akınına uğramıştı. AB üyeliği ise adanın Rum tarafını, bu göçmenlerin gözünde “Eldorado” tahtına çıkarmıştı kuşkusuz. Ada’nın tamamını bilmem ama, en azından Lefkoşa’da hatırı sayılır bir nüfus oluşturan bu göçmenler, pazar günleri Kiposeirinis Meydanı’nda toplanıp yarenlik ediyor ve zaten kentin KKTC’ye sınır oluşturan kenar mahallelerinde Rumlar değil, ağırlıklı olarak onlar oturuyor, esnaflık yapıyor, bakkallık yapıyor, lokanta çalıştırıyorlar. Üstelik, çoğu Müslüman!
İlk tepkim, tabii ki içimden, “Siz misiniz Müslüman Türkleri istemeyen, buyrun hayrını görün Müslüman Asyalıların...” diye düşünmek oldu. Öyle ya, Rumlar vatanları Kıbrıs’ı, o vatanın onlar kadar has evladı Türklerle paylaşmak istememişlerdi, Türklere reva gördükleri düşmanlıkta din ayrılığı da temel etkenlerden biriydi. Oysa şimdi aynı Rumlar, aynı vatanı yabancılarla paylaşıyor, üstelik Müslümanlarla iç içe yaşıyordu.
Ufak ufak bir Kıbrıs destanına dönüşen bu gezi notlarına, aralıklarla devam edeceğim.