Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Bağış ve intikam

Vatan · 17 Ocak 2007

Hava kurşun gibi ağır, oysa martılar uçabiliyor içinde! Karşımda oturan adamın yüzünde çırpıyor, beyaz kanatları. Hele gülünce, o beyaz kanatlar ışık çakıyor, aydınlatıyor, kurşun ağırlığındaki umutlarımı. “Bu kadar mı iyi olunur? Bu kadar saf, temiz, dürüst kalabilir mi insan?” diye düşünüyorum ona bakarken.

Masamı, bir Don Kişot’la paylaşıyorum. Adı Mücahit. Soyadını henüz veremem. Çünkü hakkını aradığı adli süreç devam ediyor. Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz zaten. Suçu kanıtlanıp hapse tıkıldıktan sonra bile hırsızın, soyguncunun olmayan onurunu koruyan ve ite it, uğursuza uğursuz dedirtmeyen sistem; dürüstün, erdemlinin hak mücadelesini, kazandıktan sonra bile dillendirmesine izin vermiyor. “Memur konuşmaz!” diyor:

“Memur susar!”

Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz ya, Türkiye iyiden iyiye tuhaf.

“Üç kınama, bir uyarma, bir para cezası aldım!” diyor, Mücahit. Gülerek ekliyor: “Tabii sürgünleri saymazsak.” Bakıyorum, yüzünde en küçük bir karamsarlık yok. “Mine hanım, sizin tahmin edebileceğinizden çok daha fazlayız biz,” derken, inanasım geliyor. Mücahit kuşkusuz, Mücahit kararlı, kararlı olduğu için güçlü Mücahit. Küçücük bir memur oysa. Ama, öyküsünü anlatırken devleşiyor: “Ne teslim oluruz kolay kolay, ne Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyeti teslim ederiz bu can çıkmadan!”

Mücahit ve kendisi gibi dürüst amirinin suçu, çalıştıkları Adli Tıp kurumunda, “depo girişi yapılmayan” milyonlarca YTL’lik bir ilaç alımını ortaya çıkarıp zabıt tutturmak. Aslında tezgah, onları avlamak için kurulmuş. Zabıt tuttular diye, Mücahit vatanın bir ucuna, amiri öteki ucuna sürülmüş derhal. Ama bir Bölge İdare Mahkemesi Başkanı, hem de kadın yargıç, Mücahit’in açtığı davayı kabul edince, hakkını aramak isteyen başka memurların da önü açılmış. Hakime hanımın da anında bir başka vatan ucuna tayini çıkmış, nedense...

Mücahit ve amirine iftira kampanyasının nedeni ve başlangıcı, TSK’ya yapılan yüklü bir bağış.

Doğup, büyüyüp, çalıştığı kentin çok, ama çok zenginlerinden Mesude teyzesi, Mücahit’i çok severmiş. Ölümünden az önce, muazzam servetini Mücahit’e bırakmak istemiş. Reddedilince, onun göstereceği bir kuruma bağışlamaya karar vermiş. Mücahit, kendisini TSK Güçlendirme Vakfı’na yönlendirmiş. Mesude teyze, “Hiç olmazsa Kapalı Çarşı’daki dükkanları al!” diye yalvarmasına karşın, Mücahit’in tek kuruşuna dokunmadığı servet, TSK Güçlendirme Vakfı’na verilmiş gerçekten.

Mesude hanımın hiç sevmediği, ama kentin, Mücahit’in deyişiyle “dini dar” kesimden iki kalantor akrabası, böylesine büyük bir mirasın burunlarının dibinden sıyrılıp TSK’ya gidişine müthiş kinlenmişler. Ankara’daki “subaşı” dindaşlarını harekete geçirmişler tabii.

İşte o gün bugündür, üçüncü sürgününde Mücahit. Beş davası var. “İkisini kazandım, üçü kaldı...” diye ellerini oğuşturuyor.

Görseniz, sanki yeni bir Kurtuluş Savaşı’nda cumhuriyet imanıyla dövüşüyor Mücahit.

“Peki niye TSK’ya?” diye soruyorum. “Niye hepsini TSK’ya bağışlattın? Dürüst, laik, cumhuriyetçi başka kurumlar da var, niye paylaştırmadın?”

“Dedem Seyit Mehmet de öyle yapmıştı, öyle yapardı, diye düşündüm,” diyor.

Dağıstanlı Seyit Mehmet’in yazdığı tarihi anlatıyor sonra. Ama ben, henüz aktaramam sizlere. Hele Mücahit davalarını kazansın... Hele hele, Türkiye Cumhuriyeti girdiği ölüm kalım savaşını kazanırsa, o zaman yazılır Seyit Mehmet’in tarihçesi, ağız tadıyla.

Ancak o zaman.