Seks ve siyaset
Vatan · 1 Şubat 2007
Türkiye’yi yönetmek “iki koyun güdenlere” düştüğünden beri, parsayı toplayan çobanlar da değişti ve ülkemizde “vasıfsız patron” diyebileceğimiz kimi yeni zenginler türedi.
Bu yeni zenginlerin neyle iştigal ettikleri, nasıl para kazandıkları, kaç kişiye istihdam sağladıkları, bırakın insan uygarlığına bir artı, yaşadıkları ülke, kent kültürüne nasıl bir katkıda bulundukları belli değil. Ancak “neye” benzediklerini görmek için illa ki nasıl yaşadıklarını gözlemek gerekmiyor. THY uçaklarındaki “business class”lara, onlar çıkıp gittikten sonra bir göz atmak yetiyor. Arkalarında bıraktıkları fütursuz pislik, “parasını verdim, içine ederim” psikolojisini ele verirken, haksız ve kolay kazanılmış paranın nasıl “hazımsızlık” yaptığını da kanıtlıyor.
İşte para hazımsızlığı çeken bu oldumcuk zenginler, buldumcuk karıları ve şımarık çocuklarıyla “business class”ları doldurulalıberi, görgülü zenginler ya kendilerine özel uçak aldılar, ya da pek çoğu turistik denilen “class”da uçmayı yeğliyor. Dolayısıyla uçakların sosyolojik yapısı değişti, “business class” avamlaşırken “turistik”te klas yolcu patlaması yaşanıyor ve zaten hep turistik uçan bendeniz de birbirinden ilginç kişilere rastlıyorum.
Son yolculuğum önceki gündü ve uçaktaki koltuk komşum, Türkiye ile iş yapan orta ölçekli bir sanayi kuruluşunun Fransız patronuydu. Yol boyunca çapkın politikacıların dedikodusunu yaptık, ben ona Claudia Cardinale’in 13 yıl önce niçin Paris’e taşındığını anlattım: İtalyan sinemasının hâlâ güzel ünlü oyuncusu, Jacques Chirac’ın “eski” metresiydi. Sevgilisi 13 yıl önce cumhurbaşkanı seçilince, Claudia Cardinale de Elysée sarayına yakın olabilmek için tası tarağı toplayıp Paris’e göçmüştü. Ama Chirac, sonra gönlünü başkalarına da kaptırmıştı, artık arkadaştılar.
Yolculuk komşum iş adamı, Fransızlığı hak edercesine habersizdi bu dedikodulardan. Pek şaşırdı, çok eğlendi anlattıklarımla. Buna karşılık o da bana Fransa’nın sosyalist cumhurbaşkanı adayı Segolénè Royal hanımın “aşk sırrını” anlattı. Uçak yolculuğunda, tesadüfen yanıma oturan bir Fransız iş adamı sayesinde, bugün itibarıyla tadından yenmez bir habere ulaşmış bulunuyorum, aziz okurlarım! Haber öyle bir bomba ki, önce doğruluğunu araştıracak, sonra paylaşacağım sizlerle...
Türkiye’de de politikacılar çapkınlık yapıyor. Bazıları basına yansıyor, diğerlerini biz gazeteciler aramızda konuşuyoruz; tıpkı Fransa’daki gibi kamusal alana dökmüyor, gizli tutuyoruz. Neden? Çünkü özel hayata girer, bir; başımız derde girer, iki.
Ancak, Fransa ile Türkiye arasında mekik dokuyan ben, zaman zaman iki ülkede benzeri olaylara halkın tepkisini karşılaştırmaktan alıkoyamıyorum kendimi.
Örneğin Fransızların genel eğilimi, politikacılarının çapkınlığına gülüp geçmek, hatta “insandır, normal” demek. Türk halkının erkek politikacıların çapkınlığına nasıl bir tepki verdiği pek açık değil. Kuşkusuz kimi gülüp geçer, kimi ayıplar, kimi de “helal olsun!” der, genel bir kanıdan söz edilemez.
Ama Fransa’da, politikacıların “aile dışı” ilişkilerine gösterilen hoşgörüde cins ayrımı yapılmıyor, kadın bakanların çapkınlıkları da aynı lezzette geziyor dillerde ve kadın cumhurbaşkanı adayı Segolénè Royal’i belden aşağı vurmak kimsenin aklına gelmez, gelemez, zaten böyle bir girişim geri teper, vuranı tepeler.
Oysa Türkiye’de, bir kadını cumhurbaşkanı olarak düşünebiliyor muyuz ki, çapkınlığını sineye çekelim? Meclisin yarısının kadın olabileceğini hayal edebiliyor muyuz ki, bazı milletvekilleri gibi çifter çifter eş tutsun, eşini boşayıp sekreteriyle evlensin de milletçe tefe koymayalım?
Cinsellikte eşitlik deyip geçmeyin. Türkiye’nin bir numaralı sorunudur, çünkü ülkemizde yaşanan şiddet ve vahşetin temelinde bu sorun vardır. Yarın açıklamaya çalışacağım.