Nasıl Avrupalı oldum
Vatan · 19 Şubat 2007
Bugün size, ilk kez gittiğim ve beni yüreğimden vuran, aklımı başımdan alan Cezayir’i anlatacaktım. Ama dönüş yolunda, Türkiye’de Maliye Bakanlığı tarafından “gizlice” mercek altına alındığımı öğrendim. Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay’ın ele geçirip ART’deki programlarında açıkladıkları belgeye göre Gelir İdaresi Başkanlığı, Türkiye’deki tüm bankalara gönderdiği yazılı bir emirle, Kanaltürk’e, ortak şirketlerine, yöneticilerine ve Kanaltürk’te program yapan (aralarında ben de varım) 10 gazeteciye ait hesap bilgilerinin 15 gün içinde verilen adrese gönderilmesini “tebliğ” etmiş. Tebliğe uymayacak bankaları da “yasal işlem” başlatmakla tehdit etmiş! Belgenin altında Gelirler Kontrolörü Metin Ölçek’in imzası ve e-posta’sı var: metin.olcek@gelkont.gov.tr.
Tebliğ gerekçesi, “yapılmakta olan bir inceleme” ve Vergi Usul Yasası’nın 148. maddesine dayandırılıyor, sayın okurlar. Oysa aynı yasanın 140. maddesi çok açık: “Vergi incelemesi yapanlar, incelemeye tabi olana bunun mevzuunu işe başlamadan evvel açık olarak izah ederler...”
Bizim böyle bir incelemeden haberimiz yok. Ne açık, ne kapalı izah da edilmedi. Demek ki inceleme hem “gizli” ve hem de dakika bir, gol bir, kalede maliye var.
Yetmezdi. Devleti “babalar gibi satmak” cesaretini gösterenler, elbette “para karşılığı” olmayan cesareti anlayamaz, sevgili okurlar. Onların, en işlek hanesi “yüzdelik” hesap makinesi zihinlerinde, paraya tahvil edilmeyen “risk” alınmaz. Hele kelle koltukta, karşılıksız savunulan ideallere, kafaları hiç basmaz!
İşte o yüzden “aptal” derler, idealistlere. Onlar için, gizli ya da açık, “hediyesi” cebe indirilmeyen her mücadele, aptallıktır. Eğer mücadeleyi verenler, aptal diyemeyecekleri kadar zekâ pırıltısı saçıyorsa, onların indinde mutlaka gizlediği bir kazancı, dolayısıyla belini bükecek bir açığı vardır.
Oysa... Bizler saf, dürüst ve aptal idealistleriz. Ve en iyi tanıdığım salak kendim olduğum için, yukarıdaki başlığın karşılığı, AKP maliyesinin baltasını taşıyanlara ön cevabım, balta kıran bir taşın macerasıdır:
1996 yılında Fransa Maliyesi, Fransa’da görevli tüm gazeteciler arasında, ne tesadüf yalnızca iki ve ikisi de Doğan grubu için çalışan gazeteciler hakkında vergi incelemesi başlattı. Biri bendim. 1993 girdi çıktılarından başlayarak hesaplarımı didik didik ettiler. 1997 yılına geldiğimizde, hiçbir açık bulamamışlardı. Ama sonuçta, “yılın yarısından fazla yaşadığınız yer Fransa, vergilerinizi burada ödemeliydiniz, işte ödemediğiniz üç yıllık vergi, işte (iki kat) cezası...” dediler. “Mahkemeye giderim,” dedim. “Dava açmak için önce ödemek zorundasınız, gelin anlaşalım, cezayı kaldırırız, takside bağlarız, yavaş yavaş ödersiniz” dediler.
“Mahkemede görüşürüz!” dedim. Param yoktu. Borçlandım. Vergi dairesine, vergisi Türkiye’de ödenmiş vergiyi bir daha ödedim ve davayı açtım.
Dava dosyası, tam yedi yıl bekledi mahkemede. İlk ve tek duruşma 2004’te yapıldı, neyse ki karar çabuk verildi: Hakkımda beraat ve vergi dairesine tahsil ettiği haksız vergiyi hem cezası, hem de faiziyle iade!
Yetmezdi. Fransız Devlet Konseyi’nde Adalet Bakanlığı aleyhine dava açtım. En geç beş yılda bitmesi gereken bir dava, 7 yıl sürmüştü çünkü. Devlet Konseyi, altı ay sonra kararını açıkladı: AB’nin “makul yargı” süresini iki yıl aşan Fransa Adalet Bakanlığı, şahsıma 9 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm edildi.
1996 yılından 2004’e kadar böyle bir kavganın içindeyken, Türkiye’de toplam 28 siyasal, Fransa’da TSK’ya iftira ve hakaret eden bir soysuza karşı, 4 ceza davası daha kazandım. 2000’i aşkın yazı ve bir de roman yazdım.
En lezzetli hukuk savaşım, doğrusu Fransa’daki 4 ceza davasıydı. Oysa davalar başlamadan Nazım Alpman’a verdiğim bir röportajda, şirretliğini herkesin bildiği, ona buna dava açıp cart curt eden soysuza dair, söylemiştim: “Bu kez baltayı taşa vurdu ve o taş benim!”