Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Korkmayın...

Vatan · 20 Şubat 2007

Sevgili Melih Aşık, Seninle nasıl tanıştık, hatırlıyor musun? Telefonda. Sen yine Milliyet’in “Açık Pencere”siydin, ben Cumhuriyet’in Paris muhabiri. 1990 mıydı, 91 mi tereddütteyim, Turgut Özal Paris’e gelmişti. Cumhurbaşkanı seçilmek isteyip, seçildiği ama kısıtlı yetkilerden de sıkıldığı günlerdi. Amerikanvari bir “başkanlık” sistemi hayal ediyor, her gittiği yerde hayalini destekleyen örnekler bulmaya çalışıyordu. Kendisini izleyen gazeteci ordusuna ettiği kelamı, kapı gibi meslektaşlarımın arasında ezilmemeye çalışarak dinlerken, bariz bir yanılgıya düştüğünü, “Fransa’da da başkanlık sistemi var” diye başlayıp Cumhurbaşkanı Mitterrand’dan “başkan” diye söz ederek kendi dileğine örnek gösterdiğini fark ettim. Türkiye’den gelen gazeteciler tabii ki tınmadı, çünkü kendileri de Turgut Özal kadar bilgili ya da bilgisizlerdi! Oysa Fransa’da cumhurbaşkanının yetkileri genişti ama başkanlık sisteminden söz edilemezdi. Geçtiğim haber, ertesi gün Cumhuriyet’e manşet oldu.

Ve sen telefon edip, “Gerçekten böyle mi söyledi?” diye bir daha anlattırdın bana olayı.

Ondan öteye “ağabeyim” oldun. Sen sevinçlerini paylaştın, kederini sakladın. Oysa benim sevincimde, öfkemde hep yanımdaydın! Başarılarımı alkışladın, yenilgilerimde arka çıktın. Kanadım zaten kırık, kuyruğu dik tutmama destek oldun hep.

Melih, sen benim artık 22 yıllık mesleğimde tanıdığım en yiğit, en dürüst, en ahlaklı, en iyi gazetecilerden birisin. Ve bu gazetecilerin sayısı, ne yazık ki iki elin parmaklarını geçemiyor bir türlü. Cesuru dürüst olmuyor, dürüstü cesur, ahlaklısı parlak vb...

Dün, Paris’e gelen Türk gazeteleri arasında yalnızca birinde AKP hükümetinin Kanaltürk’ü “seçimlerden önce susturmaya” yönelik mali denetim baskısı ve Kanaltürk’e program yapan gazetecilere dair başlattığı “yasa dışı” çünkü mükellef haberdar edilmeden vergi incelemesini eleştiren iki yazı vardı. Biri senin, öteki benim kuşağımdan olmasıyla övündüğüm ve sözünü ettiğim iki elin on parmakları arasında yer alan, sevgili Can Dündar.

Hiç şaşırmadım. Belki başka gazetelerde, başka yazarlar da konuyu işlemiştir, ama skandal ortaya çıktığında medyanın geniş genelinde susacağını biliyordum ben. Kimlerin tepki vereceğini de. İsimleri ve markaları kafamdan şöyle bir geçirdim, “o yazar, bu yazar, şu medya yayınlayabilir...” dedim.

Biliyor musun? Susanları anlayabiliyorum. Zaten Türkiye’de, AKP gibi demokrasiye tahammülü olmayan bir iktidara sert muhalefet yapabilmek için, yalnızlığı göze almak ve “kurda sormuşlar ensen niye kalın...” misali ancak kendine güvenmek, “meslek loncası” tarafından savunulmayı beklememek gerektiğini de hesap etmiştim. Çoook erken öğrendim, baskı karşısında kimsenin ardında durulmayacağını, hatta durmak isteyenin bile “bitirilmesi caizdir” emri boynuna asılanı kurtaramayacağını...

Fakat AKP’nin gidişatından, Türk basını için çok endişeliyim, Melih’ciğim. Böyle metotları ABD, ganster çetelerini, kara para babalarını çökertmek için kullanır. Oysa AKP, Kanaltürk’te kara bile değil, para olmadığını bilir. Böyle bir operasyon, yalnız bir kanalı bitirmeye yönelik değil, programlara benim gibi “bilâbedel” katılanlara göz dağı ve susmayacak, muhalefet yapmaya kalkacak olanlara şantajdır.

Az önce susanları anlıyorum, demiştim. Çünkü Kanaltürk’e yapılan, aslında diğer medyalara, tüm basın çalışanlarına karşı bir şantajdır. “Bak senin hesaplarını da incelerim, rahat dur ha!” demektir.

İşte bu anlamda tüm basına “Korkmayın!” demek isterdim, Melih’ciğim. Yenilmeyecek hiçbir güç yoktur. Yeter ki korkuya yenilmeyin. Çünkü susmak, korkanları açığa çıkarıyor. Üstüne gidilirse, açık verecek olanları. Kolay kurbanları.

Senin korkmadığın anlaşıldı Melih’ciğim. Çok yaşa, hep böyle kal.