Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Umudumuz hangi gençlik?

Vatan · 23 Şubat 2007

Taksiye biniyorum, sevimli bir şoför. “Ben aslında makine mühendisiyim abla” diyor. “Başvurmadığım yer kalmadı. İş yok. İyi ki bir arkadaşımın bu taksisi var da çalışıyorum. Ama nişanlım, mühendisken taksi şoförlüğü yapmamı sindiremiyor içine. Harıl harıl iş arıyorum yine de. Bildiğin biri varsa...”

Eve varıyorum, Mehmet Ali Bey’in hanımıyla birlikte ev yemekleri yaparak üç çocuk geçindirdiği “Umut” dükkânına kilit vurulmuş. Otel işleten, zaten ne isterse işleten mafyaya, kokain çekilen lokallere hiçbir alanda belge sormayan, hatta kol kanat geren belediye, Mehmet Ali Bey’in dükkânına “burası depo, ticaret yapamazsın” diye basmış mührü.

Dönerci büfesine gidiyorum, yüzünden düşen bin parça sahibi, “Beş aylık kira borcum var, herhalde kapatacağız...” diyor.

Bakkallar, manavlar, küçük esnafın bakışları kapkara. Orta ölçekli ticarethaneler, farklı durumda değil. Hatta temel ihtiyaç, gıda sektöründe bile kriz var. “Millette para yok, alamıyor” diyorlar.

Bankaya uğruyorum: “Piyasa çok durgun” diyor müdür. “Kimse kredi almıyor, alan ödeyemiyor...”

Hepsi biliyor ki millet batınca, onlar da batar.

Peki medyalarda çarşaf çarşaf ilan edilen muhteşem büyüme oranları, olağanüstü performansta “makro” ekonomiler, vur patlasın çal oynasın, bir gecede kişi başına bir asgari ücret bırakılan restoranlar, dolup taşan lüks kafeler falan hangi Türkiye? Onlar millet değil mi?

Hayır, değil. Onlar, Türkiye mandırasının yayığında çırpıla çırpıla değil, çala çırpa üste çıkan tereyağı tabakası. Özü süzülmüş, posası çıkarılmış sütün anası, ayranı çöküyor dibe.

Millet o ve batıyor.

Bir aylık aradan sonra İstanbul’da ilk günüm. Gözlemlediğim kâbustan yorgun, nihayet eve atıyorum kendimi. Televizyonu açıyorum. Bir taraftan da valizlerimi. Başbakan Erdoğan’ın artık meşhuuur olan “Gençliğe Hitabet”ini dinliyorum. Meslektaşlarım, bu toplama gençliğin sloganı tamam maçı eksik performansını benden önce yazdılar zaten. Ama bu talihsiz, çünkü muhatapsız “gençliğe hitabet”in devamında, ertesi gün gazeteler Başbakan’ın başka bir gençlik “markajını” yayınlıyor. Erdoğan, “YÖK bilimi engelliyor!” diye esip gürlediği bir konuşmasında, “Bilime engel, sınır olur mu?” diyor. İçine dertmiş, gençlere 14 yeni üniversite daha açılmalıymış, YÖK açmıyormuş.

Düşünüyorum. Acaba Denizli’den toplanıp AKP meclis genel kurulunda konuşan Başbakan’a amigoluk yapsın diye getirtilen gençler, hangi fakültelerden mezun işsizlerdi? Acaba hangi üniversitelerde, hangi bilim dalında öğrenmişlerdi “Beraber yürüdük seninle bu yollarda...” diye naralanmak için? Ve daha ne kadar işsizlik üniversiteleri bitirmeleri, işsizlik ihtisası yapmaları gerekirdi, “Ölmeyeee, ölmeyeee, seninle ölmeeeeye geldik!” diye söylemeyi de öğrenmeleri için?

Acaba bilimden ne anlıyor Başbakan? Adnan Oktar’ın Amerikancadan çeviri Yaradılış mavrasını mı, yoksa “doğacak bebek doğumdan bir gün önce Allah ile görüşür,” diye başlayan kara çarşaflı “rehber” CD’sini mi? Orta öğretime dağıtılan bu bilimle kuşanan gençlik, bir 14 üniversite daha açılsa, o üniversitelerde kimbilir ne deha saçar, ne buluşlar yapar, değil mi? Hele tıp alanında... Bir dahaki amigo gençlik seferinde, ar-ge yöntemiyle bulur çıkarır, “Doktor derdime bir çareee...”yi bile tek ses, tek nefes haykırır vallahim!

Oysa bana yazan bir gençlik de var. Okuyor ve düşünüyorlar. Hepsi pırıl pırıl, donanımlı ve işsiz. Ama onlara ne beyaz bere giydirilebiliyor, ne de Başbakan’a tezahürat yaptırılabiliyor. Türkiye’yi beyaz bereden de, amigoluktan da kurtaracak olan onlar.