Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Ak Cezayir, ah Cezayir

Vatan · 26 Şubat 2007

Ghania Mouffok’u, 1995 yılında Marsilya’da tanıdım. Akdeniz ülkelerinden 15 gazetecinin davet edildiği bir toplantıydı. Ghania, Cezayir basınını temsil ediyordu. Ben Türkiye’yi. Aramızda 25 yıldır Beyrut’ta yaşayan, The Independent Gazetesi’nin Orta Doğu uzmanı ve habercilik mesleğinin yaşayan efsanesi Robert Fisk de vardı. Daha sonra TV5Monde’da birlikte program yapacağım Lübnanlı Samir Kassir’le de orada karşılaştım ilk kez.

Her birimiz, ülkelerimizdeki “basın özgürlüğü”ne ilişkin birer bildiri sunduk, bu toplantıda. Meslektaşlarımın arasında, en çok Robert Fisk ve Ghania Mouffok’un hazırladığı bildirilerden etkilendim. O sırada çalıştığım Milliyet Gazetesi’nde üç gün boyunca yayınlanan yazı dizimde, her ikisinin tanıklıklarına da yer verdim. Robert Fisk, Saray Bosna kuşatması sırasında BBC’de karşılaştığı sansürü anlatıyordu, Ghania Mouffok ise Cezayir’de süren iç savaşı ve savaşla birlikte basına konulan “karartma”yı...

1991 yılında silahlı dinci grupların ayaklanmasıyla başlayıp 1997’de düzenli ordunun zaferiyle biten (daha doğrusu bitmiş gibi görünen) bu savaşta, yaklaşık 100 bin kişinin öldüğü biliniyor. İşte Ghania, Cezayir sokaklarında kardeş kardeşi vurur, kan gövdeyi götürürken, hükümet bildirilerini allayıp pullamak zorunda bırakılan gazetecilerin çaresizliğini anlatıyordu, bildirisinde... Sustuğunda, hepimizin gözleri yaşlıydı.

Cezayir’de gerçekte neler olup bittiğini anlatmanın bedelini, 2000’li yıllara kadar ülkesine dönemeyerek ödeyecekti Ghania.

Ama onunla Marsilya’da başlayan dostluğumuz, zamana ve uzaklığa rağmen hiç kesilmedi. Arada, kendisini tanıdığımız toplantıdan tam on yıl sonra, Samir Kassir’i “basın özgürlüğü”ne şehit verdik.

2005 yılında Beyrut’ta arabasına yapılan bombalı saldırıda öldürüldü, Samir...

Ghania, Cezayir’e döndü, yeniden gazeteciliğe başladı. Birkaç hafta önce, bir mesaj aldım: “Avrupa Kültür Vakfı, Akdenizli gazetecilerle Cezayir başkenti Cezayir’de toplanıyor, olmazsa olmazlar arasındasın, gel...”

Cezayir’e elini kolunu sallayarak gidilmiyor. Vize, imbikle veriliyor. Hele yabancı basın, eğer hükümet tarafından çağrılmıyorsa, yekten reddediliyor. “Meslek hanesine sakın gazeteci yazma!” dediler. “Roman yazarı”nda karar kıldık.

Vize formunu doldururken, kalemi fırlatıp, “Ne Mağrib’in burması ne Cezayir’in hurması!” diye naralanıp caymama ramak kaldı: Babamın adını yazarak doldurmam gereken soru hanesi, “.....oğlu” şeklindeydi. “Ya da kızı ” diye bir tercih şıkkı yoktu. “Yani” dedim yetkiliye, “Cezayir’de kız çocukları da mı oğul diye anılıyor, yoksa kızlar babasız mı sayılıyor?” Kem küm etti, onun suçu değildi, utangaç bir çaresizlikle iki yana açtı ellerini.

“...oğlu” kelimesinin üstünü çizip “kızı” yazmak istedim, attlayıp tuttu elimi, “Aman dokunmayın, çizik var diye reddederler!”

Yok yav?

Evet, çıkıp gitmek vardı vize bürosundan. Ama Akdeniz’in öteki yakasında da canım Ghania. Ve deniz kıyısında bir beyaz gelin, uğrunda iki savaşın yaşandığı, yitirenin hasretini çektiği, kazananın kavuşamadığı “Alger La Blanche” (Ak Cezayir) kenti.

Başvuruyu iki hafta önce yapmama karşın, yolculuktan birkaç saat önce alabildim malum vizeyi.

Ama değermiş. Bir zaman tüneline girdim, 1970’li yılların Türkiye’sine döndüm Cezayir’de. Bittiğini sandığım bir masumiyet, kültür, insanlık keşfettim bu güzel ülkede. Devamı yarına.

Elif’imin sevgili babası İsmail Yıldız’ı, dün toprağa verdik. Ruhu evrenin sonsuzluğuna emanet, ışıklar saçsın. Sevenlerinin yüreğinde dillensin ve dinlensin.