Yasemin kokulu ensest
Vatan · 27 Şubat 2007
Daho Cerbal, Cezayirli bir tarih profesörü ve bu ülkede yetişen umulmayacak sayıda, evrensel düzeyde entelektüellerden biri. Anlatıyor: “1980’li yıllarda Cezayir İşçi Partisi üyesi, sosyalist militanlardık. Egolarımız kocamandı. Her soruya bir cevabımız vardı, halkın ne yapması gerektiğini, ne yapacağını da biz bilirdik. 1986’da petrol fiyatları çöküp, 1991’de iç savaşa yol açacak ilk ayaklanmalar başladığında, tüm öngörülerimizde yanıldığımızı, halkı hiç tanımadığımızı, biz ne dediysek tersinin çıktığını hem de defalarca kaydettik. Bir grup arkadaşımla durduk. Partiden ayrıldık. Siyasal militanlığa son verdik. Ve yanlışlarımızı sorgulamak, toplumsal sorunlara doğru teşhis koyabilmek için kaynağa, bilgiye geri döndük, sütunları toplum bilimcilere açık bir düşünce dergisi çıkarmaya başladık, NAQD.”
Daho Cerbal’in tarifinden anladığım kadarıyla Naqd, tıpkı “araf” gibi, iyi ile kötünün arasında bulunmak demek oluyor sevgili okurlar. Toplam 15 Cezayirli aydının, hayatlarını kazandıkları işlerde çalışmayı sürdürüp, aralarında topladıkları paralarla yılda bir kez yayınladıkları bu dergi, ansiklopedi cildi kalınlığında, dört dörtlük bir düşünsel aydınlanma yapıtı.
Naqd dergisinin Cezayir İç Savaşı’nın tam ortasında çıkarılan bir sayısı var ki... İşlenen konu hakkında makale yazan iki bilimci, dergi çıktıktan sonra öldürülmüş. Bazıları, aldıkları tehditler sonucu yurt dışına kaçmak zorunda kalmış. Adeta Türkiye’nin kıyısında durduğu bir uçurumu işaret eden bu sayının öyküsünü Daho Cerbal’den dinlerken benim tüylerim ürperdi, bakalım siz ne düşüneceksiniz:
“1993’e geldiğimizde, Cezayir sokaklarında kan gövdeyi götürüyor, düzenli ordu ile İslamcı gerilla arasındaki silahlı çatışma had safhadaydı. Tarafsız ve silahsız halk, kâh devlet, kâh devlete karşı ayaklanan İslamcı gruplar tarafından rehin alınıyor, asker oğulla İslamcı oğul arasında tercih zorunda bırakılıyordu. İşte tam bu sırada, halk arasında toplu halüsinasyon vak’alarının yayıldığını gözledik. Yüzlerce, binlerce kişi, ‘Bilmem kimin kabrinden yasemin kokusu yükseldi, filanca hazret mezarından çıktı, elimi tuttu, bana şöyle yaptı, böyle yaptırdı’ diye yollara dökülüyor, türbelere hücum edip transa giriyordu. Naqd’ın 1993 sayısında bu sosyal hezeyanı incelemeye karar verdik ve acaba bu sosyal psikopatoloji, hastane ortamına nasıl yansıyor, psikiyatri vak’alarında artış var mı, diye merak ederek, ruh sağlığı merkezlerine gittik. Saptama korkunçtu: Erişkinleri değil, çocukları tedavi eden klinikler dolup taşıyor, uzman doktorlar durmadan artan talep karşısında yetişememenin çaresizliğini yaşıyorlardı. ‘Toplumsal hezeyan klinik psikopatolojiye nasıl mı yansıyor dediniz?’’ Ensest vak’aları patladı!’ dediler. Verdikleri istatistikler kanımızı dondurdu. Yakın akrabaları tarafından ırzına geçilerek ruh sağlığını yitiren çocuk sayısında, bire 18 oranında artış vardı...
Babası bir gece evi basan asker ya da teröristler tarafından götürülen, ağabeyi gözünün önünde kurşuna dizilen; annesi dövüldüğü, annesine tecavüz edildiği için ruh sağlığı bozulan, içe kapanan ya da saldırganlaşan çocukların sayısında gözlenen artış da cabası.
Ve ben Naqd dergisinin, toplumsal hezeyanın bu korkunç bilançonu, erişkinlerin çılgınlığına hedef olan çocuk psikopatoloji raporlarını okurken, ister istemez Türkiye’yi düşündüm, aziz okurlar.
Türkiye’de kabirlerden yükselen yasemin kokularını duydum, türbe halüsinasyonlarını gördüm. Tekke tarikat patlamasını, kimsesiz çocuklara devlet yurtlarında görevlilerin zulmünü; babaları, ağabeyleri tarafından ırzına geçilen çocukları, dilendirmek için alınıp satılan çocukları düşündüm. İç savaş olmadan hezeyan gören ülkemizin, içine düştüğü şiddet sarmalını anladım.
Toplumsal bir çılgınlığın nasıl çocuk cellatlığına dönüştüğünü, niçin ensest patlaması yarattığını, yakında yazarım.