Şehirde safari
Vatan · 1 Mart 2007
İnsanlığın en ilkel işlevlerinden biri, avdır. Uygarlık geliştikçe beslenmek için avlanmaya gerek kalmaz çünkü yiyeceği hayvanı yetiştirir insanlık. Ama “avlanmak” iç güdüsünü yitirmemiş, daha beterini, beslenmek için değil zevk için öldürmek alışkanlığını geliştirmiştir
Dürbünlü, enfrarujlu tüfeklerle öyle bir katliam teknolojisi geliştirmiştir ki geldiğimiz noktada, “uygarlık” sürecinde avcılığın, ilkel dönemdeki avcılıktan hem daha vahşi hem de ne tehlikeden korunmak ne de beslenmek amacı taşıdığından, “anlamsız” bir kan dökme dürtüsüne dönüştüğü söylenebilir.
Avustralya, Güney Asya ve Amazon ormanlarında az sayıda hâlâ var olan ilkel kabilelere değgin belgesellerde, cangıl filmlerinde görmüşsünüzdür. Vahşi dediğimiz doğal ortamda, “uygarlık”tan henüz uzakta kalan ve modern silahlara erişemeyen yerlilerin av yöntemlerinden biri de “tuzak”tır. Özellikle aslan, kaplan, leopar, goril, gergedan gibi dövüşmeden teslim olmayacak yırtıcı hayvanları avlamak için toprağa büyük bir çukur kazılır. Üzerine dallar, yapraklar örtülerek çukur gizlenir ve pusuya yatılarak, sağlam toprağa bastığını sanarak bu kamuflajın üzerinde yürüyen “av”ın çukura düşmesi beklenir. Avcı, bazen pusuya bile yatmaz. Çukuru kazar, tuzağı hazırlar, köyüne dönüp yatar, ertesi sabah gidip, “Bakalım bugün kısmetime hangi hayvan düştü?” diye bakar içine.
İstanbul Şirinevler’de, kanalizasyon çukuru açıp üstünü kartonla örten kafa yapısı, işte bu ilkel avcılığın “tuzak” dürtüsü, genetiğine kazınmış zihniyettir.
Sağlam zemine bastığını sanarak, çalı çırpı yerine kartonla örtülen tuzağa düşen Dilara ise, o zihniyetin bilinçaltı avı.
Uygarlıklarda, yerleşik toplum örgütlenmesinin temeli ve zaten insanlık ölüp uygarlık söndükten sonra geriye kalan tarihsel kanıtı, kentleşmedir. Megapol olduğu iddia edilen bir kentin ortasında, çağdaş olduklarını iddia eden uygarlıkçılar tarafından kazılan bir kanalizasyon çukurunun üstü, açık bırakılıyorsa, cehalettir. Ama kartonla örtülerek gizleniyorsa, bilinçaltına sinmiş bir “avcılık” tuzağıdır.
Cangılda, savanda kazılan ve üstüne çalı çırpı örtülen çukurlara, hayvanlar ya düşer ya düşmez. Kısmettir. Düşen yaralanabilir, ama ölmez. Avcı bitirir işini. Avını ya satar, ya yer.
Üzerine 5 yaşındaki Dilara basmasa başkasının basacağı o karton tuzağa düşmek kısmet, düşen de av değildir. Ölüm mutlak bir cinayetin nafile kurbanıdır, Dilara.
İnsanların yürüdüğü bir yolda b.k akan bir dereye açılan rögardan sorumlu MVM şirketinin, cinayet nedeni karton tuzağını “yol trafiğe kapalıydı” diye savunması ise, arabaların insan canından daha değerli kılındığı bir uygarlık dejenerasyonundan ibarettir.
Köylerde bitirdikleri yaşamı kentlere taşıyan ve nasibini almadıkları uygarlık kültürüyle İstanbul’u yaşanmaz hale getirenler hem avlıyor, hem avlanıyorlar. Dilara’yı korkutup annesinin elini bıraktıran kornaları kim çalıyor, sanıyorsunuz? “Bu cangılın kralı benim!” diye böğüren avlar değil mi?
Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan’a karşı 2005 yılında açtığım ceza davasını dün kazandım. İstanbul Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi, sanık İsmet Berkan’ı 3 ay hapis karşılığı gün birimini TCK’nın 125/4 maddesi uyarınca 1/6 oranında artırarak, günlüğü 30 YTL’den 3.150 YTL Adli Para Cezası ile cezalandırılmasına ve sanığın erteleme halinde tekrar suç işlemeyeceği kanaati oluşmadığından cezasının ertelenmesine yer olmadığına karar verdi.
Yaşasın Türk Adaleti!
Avukatlarım Başar ve Suzan Yaltı’ya da benim için verdikleri karşılıksız, ilkeli ve inançlı mücadele için yürekten teşekkürlerimi sunarım.