Üçüncü adam
Vatan · 19 Mart 2007
Ermeni soykırımını tanımak, Fransa’da tarihsel adalet adına bir yasayla zorunlu olmasına karşın, Türkiye’de 10 yıla kadar hapisle cezalandırılmaktadır! Bir de bize Avrupa demokrasileriyle Türk demokrasisi arasında fark yoktur diyorlar. Fransa, aslında Türkiye’nin AB’ye girişine Ermeni soykırımı ve Kıbrıs’ın resmen tanınmasını işin başında, ön şart koşmalı, veto hakkını bu şartlar üzerinden kullanmalıydı...
Yukarıdaki sözlerin sahibi, belki de önümüzdeki mayıs ayından öteye beş yıl için Fransa Cumhurbaşkanı olacak, aziz okurlar.
Eğer Türkiye’nin AB üyeliğine benim gibi hayati değer verenlerdenseniz, Fransa bizim için iki açıdan önemli: AB üyeleri arasında Türkiye’de en çok yatırımı olan ülke bir, AB’nin kapısı Fransa “he” demeden kimseye açılmaz, iki.
Çünkü Fransa, Almanya ile birlikte AB’nin iki kurucusundan biridir.
Yarı başkanlık sistemi sayılan bir sistemin yürürlükte olduğu Fransa’da, “dış işleri” ve “savunma” politikaları Cumhurbaşkanı’nın güdümünde olup bu iki alan paylaşılmaz “av sahası” sayılır. Başka bir deyişle, Fransa’nın AB nezdinde Türkiye’ye destek ya da köstek olması, Cumhurbaşkanı’na bağlıdır.
Mayıs ayında yapılacak iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimleri, şubat ayı sonuna değin, yine bir Türkiye karşıtı olan merkez sağ ve iktidar partisi UMP’nin lideri Nicolas Sarkozy ile Sosyalist Parti’nin adayı Ségolène Royal arasında geçecek gibi görünüyordu. Bu ikili, naçiz yazarınızı pek endişelendirmiyordu: Sarkozy esip üfürüyor, ama koltuğa oturunca fikir değiştirebilir yapıda biri. Ségolâne Royal ise, “AB’nin Türkiye’ye karşı tutulmamış bir söz borcu,” olduğunu vurgulayarak ülkemizin üyeliğine yatkınlık mesajı verdi.
Tabii ki Sosyalist Parti adayının cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması, Türkiye açısından çok daha net bir avantaj, dolayısıyla gönlüm hem güzel, hem akıllı, hem de sosyalist hemcinsimden yanaydı. Hâlâ da onun kazanmasını diliyorum. Ne var ki dilekler, her zaman gerçeklerin yönünü izlemiyor.
Mart ayının başından beri, birinci turu 22 Nisan, ikinci turu 6 Mayıs’ta yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “üçüncü adam” diye tanımlanan François Bayrou’nun yıldızı, ülkenin seçim tarihinde görülmemiş bir hızla yükseldi ve Ségolène Royal’in oy potansiyeline yetişti.
22 Nisan gecesi, ikinci tura ancak iki aday kalacak. Bunlardan birinin, Nicolas Sarkozy olacağı kesin. Ancak diğerinin kim olacağı belli değil. Ve ne yazık ki ibreler, Ségolène Royal’den çok, François Bayrou’yu göstermeye başladı.
Bayrou, Türkiye’de hiç tanınmıyor. Belki de cumhurbaşkanı olacak “üçüncü adam”a yakından bakmamızda yarar var.
Geçen yıllarda kendisiyle, “Türkiye” konulu bir televizyon programına katıldım. Acı bir tecrübe olduğunu söyleyebilirim çünkü kendimi ilk kez bu kadar aciz hissettim: Rodajı mükemmel bir biçerdöver gibi, ne söylenene ne söyleyene aldırıp kendi düşüncelerini “plase” edebilen, sükûnetini hiç kaybetmeden rotasında ilerleyen bir politikacıyla baş etmenin zorluğunu, umarım bir daha yaşamam, Bayrou karşısında yaşadım. Defalarca söz hakkımı çaldırdım ki, inanın susturmak kolay değildir naçiz yazarınızı...
Türkiye hakkında çok haksız düşünceleri olsa da, kendisine saygı duyulmasına zorlayan nitelikleri var François Bayrou’nun.
Başkanı olduğu UDF (Demokratik Birlik) partisinin küçük kalması, büyük ölçüde “siyasal namus”undan taviz vermemesinden kaynaklanıyor. Ve halen yükselişini, Fransa’ya sağ ve sol saplantılarından arınmış, her partiden ve görüşten iyi niyetli kişilerle kuracağı, bir anlamda “ulusal yenilenme ittifakı” vaadine borçlu.
Peki kim bu Bayrou ve niçin Türkiye’ye karşı? Devamı yarına.