Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Talih kuşu dediğin...

Vatan · 29 Mart 2007

Vagonun kapanmasına ramak var. Concorde durağındaki 12 numaralı metro, kapılarını gürültüyle çarpmak için uyarı sinyalinin bitmesini bekliyor.

Alı al, moru mor, son anda atıyorlar kendilerini içeri.

Ancak parasız mutlulukların, ya da umudun verebileceği bir ışıkla aydınlık, esmer yüzleri. Dişleri bembeyaz, gözleri fıldır, güleç yüzlü iki Romen Çingenesi.

Romanya 4 Şubat’tan beri AB üyesi. Onlar artık Avrupalı. Kuşkusuz paraları nereye kadar yetmişse, nereye kadar uzanabilmişse otobüs, uçak biletleri, tren ve hatta tabanvay, İtalya, İsveç, Almanya, Belçika... AB nereyi vermişse gidiyorlar da nedense Fransa’ya, özellikle Paris’e bir başka kalabalıkta geliyorlar.

Ne de olsa Elena Çavuşesku’nun “parmak çocukları” onlar. Bir türlü semirmedikleri, kemikleri şöyle dişe gelir et tutmadığı için cadı kazanından kurtulmuşlar ama pişmeyi beklerken Elena’nın Fransa hayranlığından bir şeyler kalmış belleklerinde. Özellikle notalar...

Metroda çok var benzerleri, ama bunlar işin kolayına kaçmamış, belli: Biri boyundan büyük bir kontrbas taşıyor! Öteki akordeonların kralı, el yapımı, göz nuru bir “Maugien Frères.”

Müthiş çalıyorlar.

Zevkten dört köşe, kulaklarımı dikip iki duraklık konsere, bitmesin diye gözlerinin içine bakıyorum.

Vagondaki herkes siyah beyaz. Hepsinin gözü yerde. Daha da kötüsü, pencerelerden akıp giden karanlıkta.

İster istemez karşılaşıyor gözlerimiz. Gülümseşiyoruz. Usulca bozukluk çıkarıyorum. O kadar iyi müzisyenler ki her zamanki gibi kahve değil, kruvasan parası vereceğim!

Tabii ki “La vie en rose”u çalıyorlar. İkinci parça da Edith Piaf. Çünkü yabancılar Fransız kültürüne artık Fransızlardan daha hakim. Üstelik bunlar, belli ki Elena Çavuşesku’nun 45’liklerinde kalmış...

Henüz birinci durak, birden kesip müziği, dışarı fırlıyorlar. Ama kaçamıyorlar. Biri kadın iki kontrolörün, çok alışık olduğumuz sesi yankılanıyor vagonda: “Kimlikleriniz!”

Onlar, üzerinde AB yazılı, ama hâlâ zavallı pasaportlarını çıkarırken, kapanıyor kapılar, hızla uzaklaşıyor metro.

Vagonda bir tek ben para hazırlamıştım, onu da alamadılar...

Gözlerimi daldırırken pencerelerden akıp giden ruhsuz karanlığa, bir sonraki durakta, pis kokulu bir sarhoş biniyor vagona. Hiçbir şey çalmıyor, hiçbir şarkı söylemiyor, sadece dileniyor.

Müzik aleti taşımadığı için, kontrolör görünce kendisini dışarı atmasına gerek yok. Susup yolcu gibi yapar,

o kadar.

Oysa, “İşten atıldım, yaşlıyım, açım!” deyip parsayı topluyor.

Romen müzisyenlere bakmaya bile tenezzül etmeyen vagon yolcuları, bakıyorum birer ikişer ceplerine davranıp, bozukluk dolduruyorlar boş avcuna.

Neden bize bir anlık güzellik yaşatan o iki Romen’e değil de, hiçbir çaba göstermeden, sadece kendini acındırmakla yetinen birine, diye şaşırıyorum.

Şaşırmamam gerek aslında, çoktandır biliyorum: Dilencinin söylemine duyarlılar. Bir gün onlar da işsiz kalırsa, bir gün onlar da sokağa düşerse, onun gibi düşerlerse, diye korkuyorlar.

Çünkü tıpkı dilenci gibi, hiçbiri akordeon çalmayı bilmiyor. Şarkı söylemeyi de beceremezler kuşkusuz. Üstelik hepsi, istisnasız hepsi, bırakın çalmak, bir kontrbası kaldırıp taşıyamaz ekmek parası için. Taşımaz. Çünkü dilenmek daha kolay.

Kendilerine acıyorlar, hiçbir özelliği olmayan, zaten işsizlikliği de palavra, alkolde boğulmuş bir hayata acırken, aslında.

O talihsiz Romenler, ağızlarıyla kuş tutsa nafile. Doğru yer, doğru zaman, doğru söylemle acındırmaya bile talih kuşu kondurmak, gerekirmiş meğer.