Eski kutuplara yeni ayılar
Vatan · 5 Nisan 2007
“Globalisation” sözcüğünün İngilizceden başka bir dilde tam karşılığı olmaması, raslantı değildir. Fransızların “dünyalaşma”, bizim “küreselleşme” diye çevirdiğimiz olgu, “globalisation” kavramının kucakladığı nüansları içermemektedir
“Globalisation” sözcüğü, 20. yüzyılın son onluğunda tasarlanıp Birleşmiş Milletler’e biçilen “global governance” gömleğinin üstüne giyilen ceket pantalon takımıdır aslında.
Bosna’da filizlenen, ardından Kosova’da tam başarıyla uygulanan “kendini yönetemeyene küresel yönetim tayini” demek olan global governance, yeni sistemin siyasi ve sosyal boyutu, globalisation ise ekonomik uygulamasıdır. Ve 21. yüzyıl dünya tasarımı olan bu fikir, insanlığı siyasal, sosyal ve ekonomik alanda 20. yüzyıla taşıyan “uluslararası ilişkiler” konseptinden, “küresel bağımlılık” (inter-dependance) sürecine geçirmektedir.
Böyle bir tasarım, elbette sürekli ve hızlı iletişimi gerekli kılmakta, hatta iletişim kopukluğuna dayanıksızdır. İnternet, sistemin vazgeçilmez aracı olup, bir anlamda küreselleşme mi internetten çıktı ya da tersi mi, gerçekten belli değildir.
Ancak, her yeni fikrin, tıpkı yeni bir ilaç gibi, yıllarca denenmeden ne ön etkileri tam görülebiliyor, ne yan etkileri.
Ekonomik küreselleşmenin, ulus devletleri ırgalayacağı ve zayıflatacağı biliniyordu. Zaten sistemin sosyal ve siyasi boyutu global governance’ın, yerel hükümet, yerel yönetim anlamındaki “government” yerine, iktidarı federal bir anlama genişleten (ya da daraltan) “governance” kavramı üzerine kurulması, bu bilincin ifadesidir.
Ne var ki Anglosakson tasarımı “globalisation” ve küresel “governance”, Amerikan ve İngiliz laboratuarlarından çıkıp dünya ölçeğine taşındığında, bence tasarım sahiplerinin öngörmediği sonuçlar verdi.
Anglosakson globalciler, tüm dünya birbirine bağımlı hale gelirken, yeni küresel iktidarın yine başını çekeceklerini sanmışlardı. Oysa global sistem konsepti, komünist ekonomi çöktükten sonra doldurmayı amaçladığı boşlukta ikiz karşıtını yarattı: Japonya özerkti, Çin, Hindistan ve Rusya ise küresel ekonomiye “Anglosakson lokomotif”in çektiği vagonlar değil, rakip lokomotif olarak girdiler. Hatta katara çoktan yazılı bazı Avrupa vagonları bile frenleri çekik, gıcırdıyarak izliyorlar, liberal ekonomiyi tüm dünyaya egemen kılmak için yola çıkan “globalisation” trenini. Lokomotif haliyle yavaşlıyor, zorlanıyor küresel ramparalarda.
Çünkü ekonominin dünya çapında liberalleşmesini, toplumsal düşünce, dolayısıyla siyasal fikir sistematiği, istenilen hız ve sürede izlemedi.
Örneğin Rusya ve Çin’de devletçilik, Japonya ve Hindistan’da köklü bir gelenekçilik, freni çekik diğer vagonlarda ulus devlet ya da milliyetçilik, pek çok ülkede din, Anglosakson ekolünün öngördüğü anlamda küresel akışkanlığa engel oluyor.
Dünyaya şöyle bir baktığınızda, hemen tüm dünya liberal ekonomiye yazılmasına rağmen, yine kutuplara ayrılıyor, ayrışması da henüz bitmedi. Ticari rekabetten öteye taşan bu kutuplaşma içinde, Anglosakson küreselciliği de kendisini yeniden tanımlamak ve dünya iktidarında söz sahipliğini bir kök yapıya oturtmak, jenerik değerlere dayandırmak zorunda.
İşte bu jeneriklerden biri, hatta en güçlüsü, din.
Dünyada, küreselleşme sürecine paralel olarak artan din kutuplaşması bir raslantı değil. İletişim araçlarıyla yayılan, çeşitlenen ve güçlenen tarikatçılık, hiç değil. Bu sonuçlar, küreselleşmenin öngörülmeyen yan etkileri miydi, yoksa istenen sonuçları mı, yarın incelemeye çalışacağız.