Vatan savunmasında kültür
Vatan · 10 Nisan 2007
1 Ekim 1814’te başlayıp 9 Haziran 1815’te biten Viyana Kongresi, Avrupa Birliği projesinin kâhin babası yazar Victor Hugo’nun yazıya döktüğü düşü, zamanın tek olanağı, silah gücüyle gerçekleştiren Napolyon’un kaldırdığı sınırları yeniden çizmek için toplanmıştı.
Kongreye tüm Avrupa çağrılıydı, ancak karar toplantılarına Napolyon’un ordularını hezimete uğratan Dörtlü İttifak katılıyordu, o kadar: Avusturya, Prusya, İngiltere ve Rusya. Yenik Fransa’nın, kongrenin muzafferlerin sofrasında yeri olmadığı gibi, zaten Dörtlü İttifak ülkeleri, Viyana Kongresi’nde Fransa’yı kendi aralarında bölüşmek için toplanıyorlardı. Ama kongreyi, etkin ve edilgin üyeleriyle aylarca yedirip içirmek gerekiyordu.
Sofra deyince, bunca (yüzlerce) politikacı ve diplomatı ağırlayabilecek tek kişi vardı: Fransa’nın önce kellesi kesilen kralı XVI. Louis, ardından devrimci Napolyon’a hizmet etmiş, sonraki Kral Louis Philippe’e de edecek olan, ama aslında Fransa’nın, yalnız Fransa’nın hizmetkârı, efsane Dışişleri Bakanı Talleyrand.
Yemek kültürü ve özel aşçısı Antonin Carême’in şefliğinde hazırlanan davetleriyle Viyana Kongresi’ne katılanlara “uğranmazsa olmaz” bir adres yaratan Talleyrand, Viyana’da yerleştiği konağa Fransa'yı bölmek için toplanan Dörtlü İttifak’ı da çekti. Muzafferleri oturttuğu sofrada, özel ulakla Fransa’nın Meaux kentinden getirttiği Brie peyniri ile “grand cru” Bourgogne şaraplarının (çünkü Bordeaux’ları sevmezdi) ikramı sırasında, Fransa’yı, topraklarını paylaşmak için toplanan Dörtlü İttifak’a muhatap olarak kabul ettirdi.
Yetmedi, Fransa’nın tarafını tutacak İsveç, İspanya ve Portekiz’i de “büyüklerin takımına” yazdırdı bu sofralarda.
Viyana Kongresi’nin sonucunda, Fransa yalnızca, Napolyon savaşları öncesi, 1792’deki “kök” sınırlarına döndürüldü ve parçalanmadı.
Oysa aynı Kongre’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma ve paylaşımını öngören 1920 Sèvres Antlaşması’nın temel taslağı çizildi.
Ama Napolyon rahat durmuyordu. Elbe Adası’ndan kaçıp en son Waterloo’da İngilizler tarafından yenildikten sonra kaybedilen toprakları geri almak için yine Talleyrand’ın 1831 yılını beklemesi gerekti. Bu kez Kral Louis Philippe tarafından 76 yaşında “özel büyükelçi” olarak atandığı Londra’da, Waterloo savaşının muzaffer İngiliz komutanı Dük Wellington’ı yine sofrada, yine muhteşem Fransız şarapları ve yemekleri servis edilirken bir kez daha “büyüleyerek” yendi: Sonuç, Belçika’nın bağımsızlığı, Avrupa’da barış ve Fransa’nın bugünkü sınırlarıydı...
“Topal Şeytan” lakabıyla anılan Talleyrand, Fransız Dışişleri’nin mimarı ve dünya diplomasi protokolünün yaratıcısıdır. Siyasal ve diplomatik becerisi, sofra kültürünün bir sonucu değil, sofra kültürü dev bilgi birikimi ve eşsiz zekâsının biçimsel işareti, taçlanmasıdır.
Talleyrand’ın özellikleri nereden aklıma düştü?
Türkiye’yi yönetenlere bakıyorum da; sofra adabı, giyim kuşam ve ev döşeme zevkleri (daha doğrusu zevksizlikleri), kültür birikim(sizlik)lerinin aynası. Şimdilik kaba zenginlikten başka hiçbir vizyonları yok. Gerek kendileri, gerekse kızlarına, oğullarına iş kurdurup, para sağıyorlar. Adeta “arkadaş çetesi”ni andıran yerli ortaklarıyla rant paylaşıyorlar. Yabancı ortakları da zaten bu “rant çetesi”nin Arap üyeleri...
Dün Ali Sirmen’in Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı gibi, AKP iktidarı Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını bile Barzani’yle birlikte zenginleşmek üzerine kurdu. Türkmen kapısı değil, Kürt Habur kapısı bu yüzden açık.
Ama biz politikada böyle çeteler çok gördük. Rant geldiği gibi gitti, ne kızlar adam oldu, ne oğullar kalıcı değerler üretebildi.
Oysa Avrupa’ya hükmeden Napolyon bile kazandıklarını sofra ve zevk kültürsüzlüğünden kaybetmişti!
Çünkü Talleyrand gibi değildi: Sofra adabı yoktu, salt beslenmek için yemek yer, üç dakikada bitirir, içki içmez, çünkü sevmezdi. Ülseri vardı ve zehirlenerek öldü, iyi mi?