Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Uygar hunharlar...

Vatan · 24 Mayıs 2007

Uygar insanlık nedir? Televizyonlara bakacak olursanız, yanıt parazitli: Reklamlara göre, bisküvi yerken elektrik çarpar, duvar boyarken gol atar, telefon ederken âşık, arabayı altınıza çekince orgazm olur ve arabanıza benzin doldururken havalara uçacak kadar mutlu, hepsini de kredi kartınızla öderken dans edebilecek kadar enayiyseniz, “uygar insan”sınız.

Reklamlar, size ne kadar harcar, ne kadar tüketir, ne kadar borçlanırsanız, o kadar “uygar insan”sınız diyor. İyi de, araya “haberler” giriyor: Ankara’da bir bomba patlıyor, reklamlardaki modele uymak için 12, 13 yaşından beri çalışan, cep telefonunu hazır kart, kredi kartını da üç ay sonraki ücretine mahsuben halletmiş; ama henüz fırın, çamaşır makinesi, badana duvarı, çelik tencere, evladiyelik pencere ve arabası olmadığı gibi, kıyak benzin bile alamadığından mutluluğu yakalayamayan, dolayısıyla uygar sayılmayan insanlar ölüyor.

Reklamdaki “uygar insanlar” öylesine farklı ki ölenlerden, öldüren taifesinden Ebru Kara, Adana’da 11 kilo A4 ve 2 el bombasıyla yakalandığında, medya “tırnakları da ojeli, saçları da röfleli, üstelik blucin de giymiş...” diye şaşıyor.

Hatta bir gazete iyice abartmış, “şıklığı dikkat çekti,” diye yazıyor. Başka bir deyişle, “Ay vallahi nasıl bu kılıkla terörist olur, oysa reklamlardaki uygar insandan farksız!” diye hayret ediliyor.

Ben de bu hayrete düşenlere hayret ediyorum, doğrusu.

Uygar insanı tüketen insana indirgemek, elbette tüketemeyeni ya “hunhar” yapacaktı, ya da kurban, başka ne beklenirdi ki?

Kim özendirdi; hangi devlet, hangi kurum, hangi medya verdi Türkiye’ye, katili ve kurbanı, zengini ve yoksuluyla topluma, bir “uygar insanlık” modeli?

Uygar insan, dişini fırçalarken kapattığı suyu, ağzını çalkalarken açar, çünkü “dünyada su kısıntısı var,” diye düşünür.

Uygar insan, boş şişeyi bastırır, ambalaj kutusunu katlar, çöpünü küçültür, çünkü dünyayı daha az kirletmeye çalışır.

Uygar insan, eve girerken çıkardığı ayakkabısını kapı önüne bırakmaz, çünkü merdiven boşluğu ortak mekândır.

Uygar insan, yürürken insanlara omuz atmaz, kazayla çarparsa özür diler. Günaydın der, teşekkür eder, bağırarak konuşmaz, müziğini, ezanını gürültü tacizi olarak kullanmaz. Bütün bunlar çok basit “uygarlık” kurallarıdır, öğretilirse öğrenilir ve fakat, hayati önemdedir. Çünkü dünyanın geleceğinden sorumlu ve başka insanlara saygılı olanlar, hak da yemezler, hırsızlık da yapmazlar, cana da kıyamazlar.

Katiller ve teröristler, her şeyden önce dünyaya, yaşama ve insana saygı duymadıkları için hunharlaşan kurbanlardır. Ankara’da söndürülen zavallı yaşamlarla, intikam ateşinde başkalarını da yakan zavallılar arasında bir sınıf farkı yoktur.

Katilin ve maktulün debelendiği çıkmaz aynıdır.

İşte bu yüzdendir ki Türkiye’de, artık 1.5 milyonun toplandığı meydanlarda bile birbirine çarpmayan, omuz atmayan, kavga etmeyen, maçlara döner bıçağıyla gitmeyen, günaydın deyip teşekkür eden ve özür dilemesini bilen “uygar insanlığın” iktidara gelmesi gerekiyor. Çünkü ancak onların yönetecekleri bir devlet, çağdaş uygarlığı reklam ötesi insanlığa yayabilir.

Birinci adım olarak, bütün sivil toplum örgütlerini ve hatta Ankara’daki terör kurbanlarının aileleriyle temasta olan gazetecileri yurttaşlık görevine çağırıyorum: Katliamda ölen ve yaralananların ailelerine yasal haklarını öğretsinler. Bu aileler, devleti dava edebilir. Biliyorum teselli olamaz ama devlet, hayatını koruyamadığı bütün yurttaşların ailelerine yüklü tazminat ödemekle yükümlü. Hele PKK terörüne çanak tutanlar bizzat iktidardaysa, o devlet tazminatı da çanak ölçüsünde tutmalı!

Tutmazsa, AİHM’de tuttururlar.