Biz çoğalınca kirlendi dünya
Vatan · 28 Mayıs 2007
Bizim sivri biber boyunda sivri biberlerimiz vardı. En kalını serçe parmak inceliğinde, uçları kıvrık, dişinizi geçirdiğinizde suyu çatlardı acısının üstüne.
Çarliston derdik, dolmalıkla sivrilik arasında kararsız, büluğ çağındaki tombullarına. Dışının acı sarısı, içinin tadını saklarlardı.
Maydanozlarımız vardı, maydanoz gibi. Süpürge çalısı üstünde boy atmış meşe filizlerine benzemezdi. Bodur sapının üstüne minicik eller gibi açılan yaprakları mis gibi kokardı ama Patateslerimizin içi yumurta sarısıydı, unlu beyaz değil.
Çengelköy’de, Langa’da salatalık yetişirdi. Şeftalimiz Yalova’dan, elmamız Amasya’dan, armudumuz Ankara’dan gelirdi. Akça armudun lezzeti boyunu aşar, mevsimini beklerken, özletirdi kendisini.
Domateslerimiz, içi dışı kırmızı elma tadındaydı. Frenklerimiz “pomme d’amour” derler, “aşk elması” olduğunu bilirlerdi. Aşkın yanında, güneş yanığında da iyi gelirdi...
Kaynak sularına “memba” suyu denirdi, yumuşacık ve tatlıydılar.
Musluklarımızdan akan Terkos sertti, bir kaşık sirke koyardık içine saçlarımızı çalkalarken.
Merdivenlerden inmeye üşenilir, ekmek, yumurta, gazete, yazın haşlanmış mısır, kızın boza çekilirdi, pencerelerden atılan sepetlerle.
Ekmeklerimiz vardı, Anadolu’nun sert buğdaylarından yapılan. Esmeri yuvarlak olur, beyazına francala denirdi. İçi sünger değildi, çiğnenerek yenirdi ve bayatlamazdı kolayına.
Salamların, sosislerin boyası çıkmazdı sandviç ekmeklerine.
Pekmez asbestle damıtılmaz, sucuklar naylonda satılmaz, ama içlerine de nitrat/nitrit basılmazdı.
Hijyenik ambalajlarda kanser satılmazdı!
Bomba imalinde kullanılabilen kimyasal gübreler, hormonla şişirilmiş sebzeler, böcek ilaçları kabuğunun altına bile işleyen meyvelerle kanser üretilmezdi, seralarda...
Mısırımız bizim topraklarda yetişirdi. Süt taneleri inci gibi dizili, körpesi sevilirdi. İrileri kurutulur, una verilir, kışın hayvanlara yedirilirdi, süt yapardı çünkü. Yerli tohumları belki dayanıksızdı zamana, ama Türkiye, elin transjenik mısırı kendisi yemeden önce, “bakalım içindeki böcekleri öldüren gen, insana da geçiyor mu” diye denediği “fare/insan” laboratuarı değildi.
Şarkılarımız vardı, bizim.
Yar gelen adalardan, mehtaba da çıkılırdı. Şen gönüller diyarıydı Boğaziçi, zehirli örümcek korkusu sarmamıştı henüz yalıları. Koylardan b.k akmaz, marinalar taşmazdı.
Biz çoğalınca kirlendi dünyamız. Biz çoğalınca azaldı hava, bitti sular.
Henüz geç değil. Yıkıcıları yıkıp, yıktıklarını onarmak ve bu eşsiz ülkeye sahip çıkmak için zaman daraldı, ama çok geç değil, daha.
22 Temmuz, böyle bir bilinçlenmeye de fırsat.
Yarınlar bizim. Ya da hiçbirimizin değil. Yıkanların bile yarını olmayacak, onlardan kurtulup Türkiye’yi kurtaramazsak.