Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Mağrur olma sultanım, senden büyük mağdur var!

Vatan · 14 Haziran 2007

Adamın yeni mekânına, oda denilemezdi, çünkü odadan çoook büyüktü. Sofa da olamazdı, çünkü sofada çalışılmazdı. Büroya da pek benzemiyor, çünkü çalışmaktan çok yan gelip yatmayı, tercihan da yiyip içip keyif çatmayı akla getiriyordu.

Adamın yeni mekânını görenler, hemen çaktı “Sultan Makamı” olduğunu. Zaten ziyaretçileri de girişte, huri mi desem, cariye mi, çayda çıra kılıklı bir Rus hatun karşılamış, lokumlar ikram etmişti. Makamın tek eksiği, siyahi bir halayıktı.

Sultan mor kadifeler arasına şöyle yan gelip yatınca başında bitecek ve el etek öperek huzuruna varanları dinlerken sıkıntı basan kellesini, devekuşu tüyünden yelpaze ile yelleyerek serinletecek bir halayığa ihtiyaç vardı. Yoksa yok yok, teşhis doğru, makam Sultan Makamı’ydı da... Hangi sultanın makamıydı, o biraz karışıktı.

Görenler, Osmanlı sultanlarına layık gördüler. Ama değildi. Çünkü Osmanlı sultanları, bu kadar zevksiz değildi. Hele sonuncular, işkence altında böyle mosmor tahtırevanlara oturmayacak, ortadaki o sini ve gudubet kaidesini görmeye bile dayanamayacak, makamın “altı cami şamdanı üstü gece kulübü lambaları” karşısında dilleri tutulduktan sonra düşüp bayılacak kadar ince, zarif ve modern insanlardı. Siyasal zekâları kısır olsa da, çoğu sanatkâr, hepsi zevkli ve görgülüydüler.

Hayır, bu makamın yapmacık heybetini, buldumcuk şatafatını, hazımsız gösterişini bir Osmanlı sultanına yamamak, gerçekten haksızlık olurdu.

Vallahi Umman Sultanı’nı bile pek açmaz, çünkü aşırılıkta eksik kalır, maktum rektum şeyhlerine deseniz, ancak gusülhane öncesi bekleme salonu olarak yakışırdı.

Zaten adam da aslında sultan değildi.

Kim olduğunu, nerede yaşadığını, ne yapması gerektiğini unutmuş, sandığını olmaya, yaptığını sanmaya çalışıyordu.

Sarayın girişi putperest Yunan tapınağı olup, içeride İslami cennetin sekiz kapısına açıldığına göre, başarmıştı da.

Her kim sanıyorsa kendisini, çıkardığı işten gururluydu.

Sarayının camlarına, makamının tavanından tabanına işlenmiş sekiz köşeli yıldızlara baktı, keyfinden sekiz köşe oldu.

Sultan da olurdu, diktatör de, kim karışırdı?

Ama karışıyorlardı. Ellerini uzatamadıkları keyfine, vır vır vır, dillerini uzatıyorlardı. Şu demokrasi iyiydi de, seçim ve muhalefete ne gerek vardı?

Madem cennetin sekiz kapısından geçip makamına oturan oydu, İslamiyet’in sekiz köşeli yıldızının her köşesini hak etmişti:

Merhametse merhamet, şehitlere rahmet dilemişti. Şefkatse şefkat, oğullarını bittabi Güneydoğu’ya göndermemişti. Doğruluksa buyrun, beli tutulmadığı zamanlar doğru duruyordu. Sabır, zaten gerekmiyordu. Sır tutmasa, yerinden olurdu. Sadakatsizlik, hanıma mümkün değildi. Fakirliğini ve acizliğini, Sultan Makamıyla kanıtlamıştı. Cömertlik desen, köşeyi döndürmediği eş dost kalmamıştı. Eh, paket paket sadaka dağıtan örgütü de kendi cömertliği sayılırdı. Rabbine şükretmeye gelince, o şükretmesin de kim etsindi, hele yeni makamında, hamd dozunu ne kadar artırsa yeriydi.

Yeryüzünde cennet kapılarından geçen onu eleştirmek kimin haddine, şaşardı! Şaşmakla da yetinmez, cezalandırırdı. Yuh çekiyorlarmış ha? Gelsin kameralar, tez yakalasın emniyeti mahsusa fitne fücuru, gösterirdi onlara gününü.

Ama onlar, her gün biri, üçü, onu sönen ocakları, her gün düşen gelincik başlarıyla birlikte bükülen boyunları, her gün “Benimki mi?” korkusuyla bekledikleri şehit haberleri ve onlarınki olmasa da kanayan yürekleriyle, zaten görüyorlar günlerini.

Saltanatı nasıl görüyorlar, sultanı nasıl, 23 Temmuz sabahı birlikte göreceğiz.