Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Marco’nun aczi, Charlotte’un tacizi

Vatan · 29 Haziran 2007

Yaşamdaki “ilkler” arasında, kuşkusuz cinsel ilişki her şeyden önemlidir. Çünkü insanın tüm hayatını etkileyecek cinselliği, istekli mi isteksiz mi yaşayacağını belirler. “İlk aşk” dedikleri, ilk cinsel çekim diyemeyenlerin sığındıkları duygusal korunaktan başka nedir ki?

İşte bu kapsamda erkek çocuklara, hele bilinçli yaşlarda uygulanan diyarlarda, sünnetin nasıl, nerede, hangi sosyal ve psikolojik koşullarda yapıldığının büyük önemi vardır.

Zaten Türkiye ve Müslüman ülkelerde bu nedenle “sünnet düğünü” yapılır, travma yaratması olasılığı çok yüksek cerrahi müdahalenin bir şenliğe bürünmesine gayret edilir. Çocuğa sünnet sayesinde “erkek olacağı” yani vücudunun cinsiyet alametinden kesilecek parça karşılığında cinsellik kazanacağı vaat edilir.

Peki ya çocuk, vaat edilen cinselliğe kavuşamazsa? Ya kuşku duyar, güvenmezse cinsel yetkinliğine, ne olur?

Ülkemiz basınında bir anket yapılsa, belki de birinci sıraya oturacak sayıdaki “namus” ağırlıklı kavga, dayak, işkence ve cinayet haberlerine bakılacak ve şiddet dalgasının özellikle erkek nüfusta kabardığı düşünülecek olursa... Namusa dönük şiddetin, bilinçaltında “erkekliğe dair güvensizlik” yaratan bir travmadan kaynaklandığı kesinlik kazanır.

Taciz ve tecavüz sözcüklerinin “acz” kökünden türemesi bir raslantı değildir. Cinsel taciz ve tecavüzde, yalnızca edilgen mağdur aciz sayılmaz: Taciz ve tecavüz edenin zorbalığı da, aczin, güçsüzlüğün, yetersizliğin şiddetle ifadesinden ibarettir.

Sorun, şiddetle “kompanse” edilen cinsel güvensizliğin, hangi travmadan kaynaklandığını belirlemektir.

Sünnetin gerçekleştiği koşullar mı yaratmıştır travmayı, yoksa “ilk” cinsel deneyin acı veren ya da başarısız anısı mı?

Kuşkusuz her ikisi de geçerli ve hatta birbirine bağlıdır: Boğazlanmış tavuklar ve parçalanmış hayvan etlerinin kancalardan sarktığı bir kasap dükkânında sünnet edilen çocuklara, ilk cinsel deneyimlerinde “erkek oldukları” kasaplık belleği eşlik edecektir herhalde. Herhalde bu bellek, onlara keyiften çok azap, tatminden çok korku verecek imgeler içermekte, kiminin bilinçaltında seks şiddetle özdeşleşirken, kimini de ömür boyu silinmeyecek bir “çaresizliğe” itecektir.

Erkeklerin cinsel travmalara daha yaygın maruz kaldığı ülkeler, nedense aynı zamanda kızlık bekâretine takıntı ölçüsünde önem verilen diyarlardır. Aslına bakarsa “nedense” demek gereksiz, çünkü her iki olgu “öyleyse böyle” tamlamasından ibarettir.

Toplumsalı ölçüye taşıyan yasalar da, her ülkede tabii ki öyleyi böyleye, böyleyi de öyleye göre cezalandırır.

Eğer 13 yaşındaki İngiliz Charlotte’un annesi, 17 yaşındaki Alman Marco’yu, İngiltere, Almanya ya da herhangi bir başka Avrupa ülkesinin karakoluna şikâyet etseydi ne olurdu? Polis Marco’yu gözaltına alır, ifadesini de alır, sonra tutuksuz yargılanmak için serbest bırakırdı. Çünkü yasaları, Charlotte’un en geç 16 yaşında kendi isteğiyle bekâretinden “kurtulacağını” bilerek düzenlenmiştir.

Almanya’nın Türk yargısından korkusu, yasaların “Türkiye’nin cinsel travmaları”na göre düzenlenmiş olmasıdır. 17 yaşındaki Marco’nun tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmaması, korkularında haklı olduklarını göstermektedir.

Yargıtay Üyesi Ali Suat Ertosun’un, Alman genci için yapılan baskıya karşı gösterdiği tepkide kullandığı ifadeleri okuduğumda hem şaşırdım, hem de yadırgadım. Sayın Ertosun, Türk yargısının bağımsızlığını ve müstemleke ülkesi olmadığımızı, iki çocuğun acıklı cinsel deneyimi üzerinden değil de, Anayasa Mahkemesi başta Türk yargı kararlarını eleştiren AKP iktidarına ve yargıçları hedef gösteren istimlak basınına karşı vurgulayıp, bir de kanıtlayabilseydi, hem daha yerinde, hem daha kahramanca olurdu!