Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Çingene sözü

Vatan · 2 Ağustos 2007

Bir resim galerisinin sahibi hanım, Paris’in Vincennens ormanlarında gezintiye çıkmıştı. Gide gide ormanın dışına, araba lastiğinden buzdolabına, binlerce çeşit eskinin depolandığı, hurdalık alana düştü yolu. İn cin top oynuyordu ortalıkta, üstelik hurdacılar da türü kendine özgü, garip insanlardı, biliyordu gezgin hanım. Ancak onca ilgisiz eşyanın üst üste yığıldığı alanda, atları olmayan bir atlıkarınca çekmişti ilgisini. Geçen yüzyıldan kalmışa benziyordu. Kendini tutamadı, bakmak için yaklaştı. Atlıkarıncanın ahşap aksamı, olağanüstü güzellikte desenlerle bezeliydi. Üstelik desenler, Toulouse Lautrec’in resimlerine çok benziyordu. Kim süslediyse, atlıkarıncanın tahta panolarını tuval gibi işlemiş, geçen yüzyıl lunaparklarından sahneler canlandırmıştı. Galeri sahibi hanım, profesyonelce bir ilgiyle incelerken resimleri, atlıkarıncanın orta direğinin en altında, eski püskü tahta panonun ucunda bir imzaya rastladı. İç içe geçmiş T ve L harflerinden oluşan imzayı seçince, hop etti yüreği. Ama bu, bu, bu imza, Toulouse Lautrec’in ta kendisiydi! Az kaldı bayılıyordu, galeri sahibi hanım. Ağzına gelen yüreciğini yerine yollayıp, yana yakıla ıssız hurdalığın sahibini aramaya başladı. Alanın ortasındaki derme çatma kulübede, kahve yaparken buldu onu.

Karayağız, bıyıkları yukarı kıvrık bir adamdı. Boynuna, yağlı ilmeğe benzeyen kirli kırmızı bir eşarp bağlamıştı. Galeri sahibi hanım, sakin olmasına gayret ettiği, güya ilgisiz bir sesle sordu: “Atlıkarınca satılık mı?”

“Evet,” dedi adam. “Üstelik mekanizmasını yeni tamir ettim, gıcır gıcır işliyor. Atlar da burada, hepsini tek tek elden geçiriyorum. Ancak, ahşap panolarını geçen hafta sattım! Gelip alacaklar. Eğer ilgileniyorsanız, ahşap aksamın yenisini yaptırmak zorundasınız.”

Az önce hoplayıp zıplayan yüreği duruverecek gibi oldu galericinin. Hurdacı, ahşap panoların değerinden habersizdi, üç beş kuruşa elden çıkarmıştı, belli.

“Ama ben orijinal panolarıyla birlikte isterim. Henüz teslim etmediğinize göre, bana satın, böylece bütün olarak elden çıkarmış olursunuz atlıkarıncayı!” diye önerdi.

“Olmaz” dedi, adam. “Sattım panoları.”

Ve aralarındaki sağırlar diyaloğu şöyle devam etti:

- Kaparo aldınız mı peki?..

- Hayır!..

- Öyleyse vazgeçin, size bir katı fazlasını vereceğim alacağınızdan...

- Olmaz...

- İki katını ödeyeceğim...

- Hayır..!

Hurdacının panoları kaça sattığını bile bilmeden, alacağının on katına kadar çıktı kadın. Sonunda yavaş yavaş yerinden doğruldu adam. Tehdit dolu bir sesle gürledi: “Hayır, dedim Madam! Sözüm ÇİNGENE sözüdür! Çekip gidin artık, canımı sıkmaya başladınız, yoksa karışmam..!”

**Palabra de Gitano! Parole de Gitane!**

Çingene sözü, vermişti adam. Hiç kazanmasa, çok yitirse de dönmeyecekti. Yerleşik toplumların hırsız, arsız ve yalancı bellediği Çingenelerin, bir sözü vardı, tek sözü vardı. Hani bir deyim vardır, karışık ve belirsiz ortamlar için “Kürt çalıyor Çingene oynuyor” denir. Keşke öyle olsaydı... Sanırım çoook uzun yıllardan beri Türkiye’de Türk çalıyor Kürt oynuyor, Kürt çalıyor Türk oynuyor.