Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

Varlık, yokluk

Vatan · 3 Ağustos 2007

Bu yıl sürücü ehliyetimi alışımın ve “hiç” kullanmayışımın on yedinci baharını kutladım. Herkes gibi yapmamaya bayılırım. Araba kullanacak olsaydım, ehliyet almazdım. Aldığıma göre elbette kullanmayacaktım. Ancak birkaç yıldan beri, Paris caddelerinde arabalar homur homur trafik tıkanıklığının açılmasını beklerken aradan sıyrılıp giden motosiklet cücesi ‘scooter’lara kayıyordu gözüm. Metro grevlerinden bıkıp, grevler sırasında buhar olan taksi duraklarında ağaç olup iyice yeşerince, Daniel ile ortaklaşa bir Vespa almaya karar verdik. Bisikletle motosiklet arası bu harika taşıtın hırsız müşterisi de pek bol olduğundan, çalınmasın diye gösterişsiz, ucuz olsun diye elden düşmesini alacaktık tabii. Sonunda Daniel, aradığımız ölçülerdeki Vespa’yı buldu.

İlk gördüğümde düşüp bayılıyordum. Vespa’nın her tarafı dökülüyordu, tam bir hurdaydı. Ama Daniel, motorun canavar gibi olduğuna yemin ediyordu, pek memnundu keşfinden, sesimi çıkarmadım.

Haklı da çıktı zaten. Birkaç aydan beri müthiş bir keyif yaşıyoruz. Paris sokaklarından dörtnala, pardon iki tekere geçmek, rüzgârını soluyup göğünü seyretmek olağanüstü bir duygu. Daniel sürücü, ben yolcu. Kırkımdan sonra ikinci gençliğimi yaşıyorum, pek mutluyum.

Türkiye’deki arkadaşlarıma hemen yeni oyuncağımın müjdesini verdim. Ancak ’scooter’yerine motosiklet demişim. Biri heyecanla sordu:

“Harley Davidson mu?” Önce şaşırdım, “Tabii ki hayır!” dedim. Sonra anladım. Ne Türkiye’nin ölçülerinde yaşayan arkadaşımın eski püskü bir Vespa’dan alınan keyfi anlamasına olanak vardı ne de benim Paris’te bir Harley sahibi olmanın hiçbir anlam taşımadığını anlatmama. Bu efsane motosiklet, bırakın ateş pahası oluşunu, çizilse üzül üzül üzülünecek, çalınsa kederden ölünecek bir belaydı. Gösteriş, çok kötü cezalandırılıyordu bu kentte. Harley Davidson bir araç değil, bir amaçtı. Özellikle hırsızlar için. Eski püskü Vespa sevincim, Harley meraklısı arkadaşımı büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Onun gösteriş merakı da beni. Konuşma bitmişti.

Hurda eldiven içinde demir gibi bir motor taşıyan sevgili Vespa’mıza ikinci hakaret, Romanyalı bir dilenciden geldi.

Daniel, terkisine Hasan Deniz’i atmış, Paris’i sokak sokak, daha doğrusu bar bar dolaştırıyordu. Kardeşim yerine koyduğum bizim Hasan, çok iyi bir fotoğrafçı olup Daniel ile pek anlaşır. Çünkü biri sekiz, diğeri on beş kilo vermesine rağmen, ikisi de 95’er okka çekerler. Etti mi size 190 kilo? Dolayısıyla Hasan ve Daniel bizim Vespa’ya bindiklerinde, tekerlekler ancak görünüyor ve kendi nahiyelerine motor takmış gibi gidiyorlar. İki kafadar bir kırmızı ışıkta durduklarında, sürücülerden para dilenen Romanyalı yaklaşmış yanlarına, olmayan Fransızcası ve olanca hayretiyle sormuş: “Bu sizin arabanızdır?” Bizimkiler, “Evet”, demişler. “Bizim araba bu.” Diğer araçlara avuç açan dilenci gülmeye başlamış, sonra cebine davranıp bir araba anahtarını burunlarına doğru sallamış, derken iç cebinden cüzdanını çıkartıp açmış. Kendi dilinde gösterip sıralamaya başlamış: “Bu kredi kartı, bu ehliyet, bu araba belgesi, bu da nakit param!” Işıklar kırmızıdan yeşile geçip bizimkiler gaza bastıklarında, dilenci hâlâ gülüyormuş arkalarından. Hasan ve Daniel, elbette Rumence bilmiyorlar. Adamın gösterdiklerini görmüşler de, ne demek istediğini tam olarak anlamamışlar. Ben, ‘Siz de benim gibi dilenin de arabanız olsun!’ diye yorumladım tabii.

Dilenci mi akıllı, biz mi aptalız bilmiyorum ama, mutluluk anlayışımızı ne varsıl ne de yoksullarla paylaştığımız kesin. Hangimiz haklıyız acaba? Sahi, mutluluk nedir sizce?