Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2007

İlerici sol

Vatan · 10 Ağustos 2007

Laura ve Paul Lafargue, 1911 yılının 26 Kasım gecesi, Paris’teki evlerinde intihar ettiler. Paul Lafargue, bıraktığı mektupta şunları yazıyordu: “Aklım başımda ve vücut sağlığım yerindeyken aldığım bu kararla, acımasız yaşlılık hayatın tüm zevk ve sevinçlerini tek tek elimden almadan, gövdemi ve bilincimi dumura uğratmadan, irademi kırmadan ve varlığımı, kendim ve başkaları için taşınması güç bir yük haline getirmeden önce, yaşamıma son veriyorum.”

Laura altmış altı, Paul altmış dokuz yaşındaydı, el ele ölüme gittiklerinde. Büyük bir aşk ve siyasal inanç birlikteliği yaşamışlardı. Sorunsuz ve sorumsuz bir varsıllık içinde ot gibi yeşerip solacaklarına, zaman zaman susuz kaldığı için daha çok ve daha güzel kokan birer gül gibi açmışlardı düşünce bahçelerinde. Bilmiyorum bu sözlerin, Türkiye gibi herkesin bahçesinde patlıcan, biber ve domates yetiştirmek peşinde koştuğu ve kimsenin, elbette karın doyurmayan ama hayallerimizi besleyen çiçekler yetiştirmeye özenmediği bir ülkede anlamı var mı? Para kazanmaktan başka hiçbir ideali olmayanlar, daha çok kazanmaktan başka ufuklara yelken açamayanlar, giysileri ve patlıcanları ve biberleri çoğaldıkça ruhlarının kıraç topraklara döndüğünün farkındalar mı, bilmiyorum. Ama yazıyorum işte...

Varsıl bir ailenin çocuğuydu Paul. Tıp öğrenimi görmüştü. Sosyalist oldu. Hatta 1882’de, Jules Guesde’yle birlikte, bugünkü Fransız Sosyalist ve Komünist partilerin çıkış noktası olan İşçi Partisi’ni kurdu. 1887 yılına değin, partinin iktisatçısı ve düşünürü kabul edildi. 1902 ile 1910 yılları arasında, Fransa Sosyalist Partisi’nin aşırı sol kanadını temsil etti. Ölünceye dek varlığını yoksullara ve ezilmişlere adadı, onların haklarını savundu.

Ancak Lafargue’ın sosyalizm anlayışı çok değişikti. Savunduğu sol ideolojinin, burjuva felsefesiyle paylaştığı ve insanı ‘işe’ bağımlı kılan, çalışmayı yücelten, yalnızca sanayileşmeyi amaçlayan ortak tavrına karşı çıkıyordu. Kapitalizm ile sosyalizmin arasında, insanları daha çok, hep daha çok çalıştırmak açısından hiçbir sömürü farkının olmadığını ve salt ücret politikasında anlaşamayıp, kazanç dağılımına değişik baktıklarını anlamıştı. ‘Tembellik Hakkı’ adlı kitabında, insanların günde yalnızca üç saat çalışmaları gerektiğini ve sosyalizmin, kapitalizmin insanı yaşam keyfinden mahrum eden ‘çok çalışma’ üstüne kurulu sömürü tuzağına düşmemesi gerektiğini savunuyordu.

Ekonomi düşünürleri, teknolojideki üçüncü devrimin, insanların gündelik çalışma süresini iki saate indireceğini düşünüyorlar. Haklı çıkarlar mı bilmem... Hatta derin kuşkularım var: Günde iki saat çalışarak refah içinde yaşanabileceğini öne süren ekonomistler, sanırım hakkaniyete dayalı, en azından hakkaniyeti gözardı etmeyen rasyonel bir düzen düşlüyorlar. Ama hiç de rasyonel olmayan küreselleşme tam tersini işaret ediyor. Yerini makinenin aldığı insan, “işsiz” olarak yerini henüz makinenin almadığı insana rakip çıkarılıyor ve çok çalışmayı reddeden “memnun değilsen gidersin, yerine gelecek binlerce işsiz var” şantajıyla daha ucuza, daha çok çalıştırılıyor...

Yine de ‘ilerici sol nedir?’ diye merak edenlere, önümüzdeki yüzyıllarda gerçekleşecek bir olguyu, tam bir yüzyıl önce ve kendi ideolojisine ters düşerek bağıra bağıra savunan Paul Lafargue, iyi bir örnektir.

Kendisi Karl Marx’ın damadı olup, küçük kızı Laura ile evliydi...

İlericilik, her halükârda bugünü sorgulamak ve yarın için öneriler üretmektir. İlericinin yenilikçi önerileri bazen doğru çıkar, bazen yanlış. Ama statükoya bağlılık demek olan tutuculuk, tıpkı erimeden önce kaskatı kesilen cesetler gibi ölümün habercisidir.

Bugün Türkiye’de eriyip biten “sol”un temel sorunu da zaten tutuculuğu ilericilik sanmak ve geçmişi gelecek diye sunmak değil midir?