Kuraklık
Vatan · 31 Ağustos 2007
Sokrates öncesi felsefe tarihine ait Antik Yunan düşünürlerinden “yedi bilge”, Ege Denizi’nin iki yakasından gelip aralarında söyleşmek üzere Delfi kentindeki Apollon tapınağında buluştular, bir gün.
Tapınağın yaşlı rahibi, onları bir arada bulmuşken, tapınağın duvarlarına tarihe kalacak vecizeler yazmalarını istedi. Ispartalı Şilon, merdivene tırmanıp tapınağın çatı kirişine: “Kendi kendini iyi tanı!” tümcesini kazıdı. Kleobules ve Periandres, kirişi tutan duvarlara, “Ölçü mükemmelliktir”
ve “Dünyanın güzelliği sükûnettir” yazdılar.
Alçakgönüllü Solon, gözlerden uzak bir köşeye, tarihe geçecek “İtaatı bilirsen, emretmeyi öğrenirsin” deyişini oydu. Thales, tapınağın dışına, gezginlerin görebileceği biçimde: “Yoldaşlarını anımsa!” sözünü işledi. Anlaşılmazlığıyla ünlü Pittakos, yerdeki taşlara gizemli bir: “Kefaletini iade et!” tümcesi düştü.
En sona, bizim Söke yakınlarındaki Priene kentinden gelen Bias kalmıştı. Düşünür dostlarının şaşkın bakışları önünde boynunu büküp, bir şey yazmak istemediğini söyledi.
“Haydi Bias, Teutamos’un oğlu, sen ki aramızdaki en parlak ışıksın...” diye başlayan cesaret verici ısrarlara epeyce nazlandıktan sonra, titrek elleriyle bir keski alıp: “İnsanların çoğunluğu kötüdür” yazdı tapınağın duvarına.
***
Bu tümce, bence insanlık kavramının geçmişten geleceğe en ürkütücü anlamını içerir. Açmak gerekirse, insanların tek tek o kadar da fena olmadıklarını, ama bir araya gelip kitle psikolojisine girdiklerinde, içlerindeki kötülüğün de kitleselleştiği anlamına gelmektedir.
Bırakın politikayı, sosyali, salt çevresel anlamda bile bu böyle.
Boşuna dememişler, “nerede çokluk, orada b.kluk,” diye.
İnsan yığılan büyük şehirlerde, insanlara yer açmak için yeşil alanlar betonlanıyor. Yeşil alanlar betonlanınca, toprak yağmuru ememiyor, yer suları beslenemiyor. Toprağın ememediği sular sel felaketine yol açarken, yer suları tarafından beslenemeyen göller, nehirler, barajlar kuruyor. Sonuç: İnsanların yığıldığı büyük metropollerde, sokaklar kubur kokuyor, temiz su tükeniyor, kalanı kirleniyor.
Ormanlar ve yeşil alanları, yerleşim merkezlerinin ciğerleri olarak düşünürüz çoğu kez. Doğrudur. Ama yeşil alanlar yalnızca soluk aldırmaz, yeraltı sularının göl, nehir gibi kaynakları süzülmüş temiz suyla beslemesi için de yaşamsal önemdedirler.
Ankara’nın halinin tarifini Ankaralılara bırakıyorum.
Ama İstanbul, tarifime girer, çünkü Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçerken Swiss Hôtel’in kanalizasyonlarını ben kokluyorum.
***
Paris, Londra ve New York’ta kişi başına düşen yeşil alan, 10 ila 12 metrekare arasıdır. İstanbul’da ise, kişi başına bir metrekare bile düşmüyor artık! İstanbul nüfusu azmanlaştıkça nüfuzunu artıran belediye, göçü durdurmak, kentin boş alanlarını imara kapamak, su havzalarını korumak gerekirken, beton rantçılarıyla el ele, satıyor, satıyor, satıyor.
Çünkü Kadir Topbaş, “su kaynakları tükenirse, deniz var,” diye düşünüyor. Zaten dün, deniz suyu arıtılacağının müjdesini verdi.
İyi de, İstanbul’da deniz suyunu sadece tuzdan değil, inanılmaz kirlilikten de arıtmak gerekiyor ve bu arıtmanın maliyeti, belediyenin “rant” için sattığı arazilerden elde ettiği gelirin çok üstünde.
Yani yeşil alanlar, su havzaları korunup, ormanlar kemirilmese ve boş arazilere gökdelen yerine park yapılsa, deniz suyunu arıtmaya zaten gerek kalmazdı.
Başka bir deyişle, deniz suyundan önce kafaları “arıtmak” gerekiyor.
Rant çirkefinden arıtmak.