Ayakta yurttaşlıktan dizüstü kulluğa
Vatan · 9 Eylül 2007
Şempanze genetiği ile insan genetiği arasındaki fark ancak yüzde 1 oranındadır. Aynı canlılar arasında, “morfoloji” dediğimiz biçimsel fark ise yüzde 60 dolaylarında. Oysa şempanze ile insan çiftleşmesinden üremeyi, yüzde altmışa varan morfolojik uyuşmazlık değil, sadece yüzde birlik genetik engelliyor.
Bilimin, canlılardaki temel kalıtım molekülü DNA’yı keşfinden sonra yapılan araştırmaların sonucu bu veriler, insanı insan kılan ve genetik haritasını yüzde 99 oranda paylaştığı en yakın hayvandan ayıran incecik farkın, hem kendi varoluşunu hem de yeryüzünün kaderini nasıl değiştirdiğini kanıtlıyor.
Peki insanı nasıl değiştirmiş bu yüzde 1 genetik uyuşmazlık? Bu sayede mi düşünmüş, konuşmuş, yazmış ve üretmeye başlamışız?
Bu genetik farklılık önce, her şeyden önce, iki ayağı üzerine kaldırmış insanı. Şaşırtıcı ama gerçek, dört ayak üzerindeyken doğrulup iki ayağımızla yürüdüğümüz için düşünmüş, konuşmuş, yazmış ve üretmişiz... Başka bir deyişle insan, ayağa kalktığı için diğer memelilerden daha akıllı.
Bilim, şöyle açıklıyor ayağa kalkan insan zekâsının gelişimini:
Memeli canlılarda omurilik, kafatasındaki artkafa deliğinden (oksipital) geçerek beyne ulaşıyor. Oksipital deliğin bulunduğu yer, gövdenin genel duruşunu da belirliyor. Dört ayaklı canlılarda oksipital delik, omurganın bitiminde, kafatasının gerisinde. Oysa iki ayaklılarda, delik tam ortada. Böylece, iki ayaklı insanın omurgası, kafatasının köküyle dik açı oluşturmakta.
İşte insan beyninin hacmi, dolayısıyla kapasitesi bu anatomi sayesinde artabilmiş. Stephen Jay Gould, insanlık evrimi demek olan anatomik değişimi, şu güzel tümceyle özetler: “İnsan önce ayağa kalktı, sonra akıllandı.”
Zaman zaman ayağa kalkmayı beceren, ancak akıllanacak kadar ayakta kalamayan maymun ve ayı gibi hayvanlar, koşmak, kaçmak için dört ayak üzerinde seğirtirken, özellikle saldırmak ya da saldırır gibi yapmak için iki ayakları üzerine dikilirler.
Böyle bir açıdan düşünecek olursanız, kulların, biat belirtisi olarak diz çöküp secdeye gelmeleri, korkunun karıştığı bir saygının olduğu kadar, insanın “yaratık” olduğu çağların teslimiyet göstergesidir.
Başka bir deyişle, iki ayak üzerine kalkınca beyni gelişen insanın, hele başka insanlar önünde diz çökmesi, zekânın, özgür iradenin, yurttaşlığın bitip, kulluğa gerilemesidir, sevgili okurlar.
Bütün dinler, Tanrı’nın önünde diz çökmeye, secdeye varmaya mecbur tutar kulları.
Ama insanlığın genetik belleğinde “ayağa kalkmak” la gerçekleşen o muhteşem ilerlemeden öylesine bir iz kalmıştır ki, örneğin hangi mezhepten olursa olsun tüm Hristiyanlar, ikinci İznik Konsili’nde alınan ortak bir kararla, pazar ayinlerinde ve Paskalya yortularında “ayakta” dua eder. Çünkü Hz. İsa’nın dirilişi, ayağa kalkarak temsil edilir. Hatta Yunancada “dirilmek” ayağa kalkmak demektir: Egeiro.
Uzun yıllardır sorgulanıyor: Niçin İslamiyet, ilk çağlarındaki bilim ve kültür ihtişamını yitirdi, niçin Müslüman ülkeler hiçbir buluşa, keşfe, icada, velhasıl hiçbir yeniliğe sahne olmuyor? Bırakın dâhi, ne mucit çıkıyor bu ülkelerden ne de herhangi bir uygarlık öncüsü.
Acaba diz çökerek biat etmek, Tanrı kulluğuyla yetinmeyip sultanın, şeyhin, emirin önünde secdeye gelmek, anatomilerini değiştirmiş ve onun bunun önünde bellerini büke, kafalarını eğe, beyinleri küçülüyor olabilir mi?
Vekilinin önünde diz çöken ümmetçi surata iyi bakınız. Rahlenin önünde ileri geri sallanarak alınan eğitimin, kulbaş öğretmenidir o. Vekiller yerine Başbakan’ı bulsaydı, secdeye de kapanırdı.
Zaten Başbakan da bir zamanlar, Taliban şeyhi Hikmetyar önünde diz çökmemiş miydi?
Bu diyarda bazıları, ayakta yurttaşlıktan dizüstü kulluğa, uygarlık evrimini acaba tersten mi yaşıyor?