Amerikan kâbusu
Vatan · 10 Eylül 2007
Bir zamanlar “American dream” diye bir rüya vardı. Dünyanın en kısa anayasasına sahip devlet, dünyanın dört bir yanından gelen her renk, soy, din ve kültürden insanlara, hiçbir fark gözetmeksizin aynı bayrak altında toplanmak ve o kısacık anayasaya sadık kalıp sahip çıkarak yeni bir yaşam sağlamak şansını sunuyordu ve bu güzel hayale, “American dream” deniyordu.
Başlangıçta zaten hepsi yerkürenin bir yerlerinden göçüp ABD’ye yerleşen herkes gördü bu rüyayı. Çok da iyi ettiler. Güzel bir rüyaydı ve pek çoğu için gerçekleşti. İnsanlar, hayalleri oranında yaratıcı ve hayalleri ne denli büyükse, o kadar başarılıdırlar.
Ama işte, zaman içinde ABD, öylesine çeşnili, varsıl ve dinamik bir uygarlık yarattı ki, dünyanın en güçlü ülkesi, hatta efendisi, efendilik ettiği bazı kölelerin de kin odağı haline geldi.
Ve gördüğü rüyalar değişti. Gücünü ve refahını yitirmekten korkmaya, kâbuslar görmeye başladı.
Amerikan kültürünün bire bir aynası olan ve 1960’lara değin yoksulken zengin olanların, çalışınca kazananların, sonunda mutlaka yerini bulan hakların, konusuz müzikallerin, parlak oğlanlarla iyi aile kızlarının en müthiş boğuşmalarda bile saçlarının bozulmadığı filmler üreten Hollywood sanayii, olmayan düşmanlara karşı savaş açtı.
ABD sürekli tehdit altındaydı, Hollywood senaryolarına göre. Dünyanın henüz tek efendisi değilken, yani SSCB varken, tehdidin rengi kızıldı. Gündemi izleyen kurguları gerçekçi senaryolarda, Washington ya da New York’u yerle bir etmek üzere havalanan Sovyet füzeleri, ya işbilir Pentagon bıçkınları ya da Anglosakson dayanışması sayesinde, bizzat 07 James Bond tarafından önlenirdi.
ABD’nin varlığı için titremek zevkine, sadece kızıl tehdit de yetmiyordu. Bilinmedik düşmanlar da icat edildi: Uzaylılar.
***
Hollywood’un baştan yarattığı Pentagon, vallahi ve billahi, en az Ruslara karşı koruduğu başarıyla koruyordu ABD’yi, uzaylılardan. Tam işgal edilecekken, darmadağın ediyorlardı dünyayı tehdit eden ve kendilerinden üstün bir teknolojiye sahipmiş gibi görünen öteki dünya filolarını. Dünyayı diyorum, çünkü bu binlerce film çevrilirken artık yalnız kendi güvenliğinden değil, dünyadan sorumlu hale gelmişti, ABD. Senaryo menaryo, âlemin efendisi kimdir, dosta düşmana gösteriliyordu icabında.
Bu arada Avrupa ülkeleri de refah açısından en az Amerikalılar kadar yol almıştı. Oysa dünyalı muhterisler ya da uzaylı düşmanlar, Paris, Berlin, Roma’yı işgal ve yerle bir etmeyi düşünmüyorlardı hiç. Zaten bir akıllı çıkıp böyle bir senaryo düşünse, Avrupa milleti bir tarafıyla güler, itibar etmezdi.
Ama aynı Avrupa milleti, ABD’nin işgale ramak kala kurtulduğu, Beyaz Saray’ın bombalanmaktan son anda sıyrıldığı bu Amerikan filmlerini ilgiyle izliyor ve beğeniyordu. Hatta kıçında donu olmayan insanların yaşadığı ülkelerde, akşama ne yiyeceğini bilmeyen garipler bile o filmleri korkuyla karışık bir heyecanla yaşıyor, ABD kurtulunca da rahat bir soluk alıyorlardı.
Çünkü ABD, rüyalarını yerküre ile paylaşmayı, daha doğrusu yedi düvele benimsetmeyi başarmıştı.
***
“American dream”in asıl anlamı, belki de tüm dünya tarafından yaşanamayacağı için unutulmuş, daha insani boyutlara çekilmiş; hamburger yiyebilmek, blucin giyebilmek, Amerikan müziği eşliğinde Amerikanca küfretmek, kısacası Amerikalı olmadan kendisini Amerikalı hissetmek biçimine dönüşmüştü.
ABD, rüyaları kadar kâbusları da sevdi. Olmayan tehditlerle dövüşüp kazanmaya alışan Hollywood kültürü, uzaylıların yerine yeni düşmanlar koyamadı, ama “kızılların” yerine gerçekçi adaylar buldu: Teröristler.
11 Eylül, “Die Hard” diye anılan üçlü Hollywood senaryolarının tüm ögelerini taşımaktadır.
ABD, bir üstünlük rüyasından uyanmadı. Tam tersine, rüyası gerçekleşti. Filmlerini yaptığı, rahat koltuğunda seyrederken zevkten ürperdiği kâbuslarını yaşıyor. Onca korktuğu başına geldi.
Bir işi kırk kez söylersen, olur derler.
Bu yazı 14 Eylül 2001’de yazılmıştır. ABD’nin ne gördüğü kâbuslar bitti ne de yaşattığı kâbuslar.