Yar bana bir eğlence
Vatan · 30 Eylül 2007
Ramazan moduna giren Türk basını, geçen hafta boyunca orucunu “Türkiye Malezya olur mu?” sorusuyla açtı ve iftar topundan aldığı ilhamla, “direklerarası” yeni Ramazan eğlencesini, hayali ayak topu takımlarına Cumhuriyet maçı oynatmakta buldu.
Hayal perdesinde Karagöz ve Hacivat’ın yerine birinci ve ikinci Cumhuriyetçi takımlarını kuran “coach”lar da çok eğlendi; eh, biz seyirciler de sıkılmadık doğrusu...
Ayak topundan ibaret futbol, her ne kadar son yıllarda çok sayıda kadını “seyirci” olarak kazandıysa da, (ayrıca kadın futbolu olduğunu biliyorum,) “oyuncu” düzeyinde erkeklere özgü, erkekler tarafından oynanan bir erkek oyunu. Dolayısıyla bendeniz, basınımızın yeni “direklerarası” eğlencesine önce Fransız kaldım. Bir de ne göreyim?
Bir büyük top peşinde 11 çift ayakla koşulan futboldan çok, durduğu yerde hokkabaz çabukluğuyla çok sayıda küçük top çevirmek üstadı Ahmet Hakan, bu kadar prim yapan bir konuya seyirci kalamamış. “yetişin komşular takımsız kaldım” diye basmış feryadı, ben de varım, beni de görün, ben de yazarım, diye kendisinin katiyen oynamayacağı takımlar kurgulamış, köşesinde.
Niye yalan söyleyeyim? Bir zamanların sevimli çizgi roman kahramanı Hüdaverdi’ye çok benzettiğim Ahmet Hakan’ın takım kurgusu hoşuma gitti doğrusu. Hüda verince veriyor, Cumhuriyet üzerine oynanan ayak oyununda, kaleye beni koyuyor Hakan.
Eğer Cumhuriyet kalesini ben koruyorsam Türk basınında, ne mutlu bana. Benim açımdan gurur verici bir saptama: Demek ki onca yazar arasında Cumhuriyet kalesini korumaya layık, ben görülüyorum Hüdaverdi/Hakan tarafından. Ancak “erkek” Türk milleti için hem tuhaf, hem de ürkütücü bir durum: Demek ki Cumhuriyet kalesi, bir kadın yazara bırakılıyor. Erkek olsam, gocunurdum.
Ama kadınım. Cumhuriyet kalesini de savunurum.
Hele el hüneriyle top çevirmeye alışık hokkabazlar, zaten gol mol atamazlar.
Dolayısıyla Hüdaverdi/Hakan, “Mine Kırıkkanat’ın kaleyi koruduğu, Reha Muhtar’ın forvet olduğu bir takımda yer alma konusunda, ‘Aman Allah korusun’ şeklinde en irticacı tavrı bile koymaya razıyım,” derken kendi kendisine gelin güvey oluyor. Onu takıma alan kim? Oynatan kim? Zaten istemezük! Benim kalesine geçtiğim bir takımın, değil yedek oyuncusu, seyircisi bile olamaz kendisi. Top bu, taca çıkar, sahadan tribüne kaçar, onu bulur, kafasını gözünü yarar, alimallah.
Türk basınındaki iftar sofrasının ana yemeği, “Malezya olur muyuz?” tartışmasına gelince...
Muhabirler yollara düşüp Türkiye’nin nasıl olacağını Malezya’da arayadursun, Türkiye’nin ne olduğu haberi, ABD’den geldi: George W. Bush, iki yıldır Washington’da topladığı “Demokrasi Ortakları Yuvarlak Masa”sına nihayet Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da çağırdı. Yuvarlak masa çevresinde buluşan diğer demokrasi ortakları: Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Gürcistan, Honduras, Irak, Litvanya, Filistin, Tanzanya, Zambiya, Botswana, Mauritius, Afganistan, Arnavutluk, Letonya vb...
Meğer geçen yıl, bu masaya davet edilmemiş Türkiye. Ama Bush bu yıl, özellikle 22 Temmuz seçimlerinde AKP’nin kazandığı zaferi görünce, artık bu demokrasi ortakları arasında yer almayı hak ettiğimize inanmış.
Zaten Laura Bush’un öğle yemeğine davet ettiği “first lady” ler arasında da Türkiye leydisinin, Etiyopya leydisiyle aynı masaya oturtulması da başlı başına estetik bir diplomasi şaheseriydi. Çünkü Emine Erdoğan’ın türbanıyla, Etyopya’lının “bubu” denilen fiyonklu sarığı pek asortiydi.
Anlaşılan Amerikalılar da biliyor, davul dengi dengine çalar. Davulları bırakıp bavullara baksalar, kalıbımı basarım aynı markadır, yine kim kimin dengi, davulsuz bile tuttururlardı.
Küçümsediğimi sanmayın. Keşke Malezya yerine Etiyopya olsak. “Bubu”lar türbandan çok daha şık!