Namusun çaresizliği
Vatan · 11 Ekim 2007
Batı’dan Ermeni Soykırım yasaları, doğudan Kürt ayrılıkçıları, güneyden Kıbrıs sorunuyla ablukaya alınıp, dış borç, cari açık, sıcak para şeytan üçgeninde “domuz bağı”yla bağlanan Türkiye, hareketsiz ve çaresiz, devasa bir biçerdöverin dişleri arasına giriyor yavaş yavaş.
Bir avuç namuslu, “domuz bağı”nı tutanları da gördü, biçerdöveri sürenleri de. Çatırtılarını duydu dişlilerin. Uyarmaya çalıştılar, sakınmaya uğraştılar, başaramadılar, başaramadık. Soruyorsunuz bana, böylesine vahim koşullarda bile niye Türk medyasında hâlâ bir aymazlık var, daha düne kadar “Her şey yolunda, piyasa çok iyi, istikrar pek güzel,” diye nasıl müjdeler şakıyordu, haberci kuşlar.
Hatırlamakta yarar var.
25 Eylül 1880 gecesi, New York Times gazetesinde düzenlenen kutlamada kadehler “Basın Özgürlüğü” şerefine kalkarken, yazı işleri yönetmeni ve gazetenin dünyaca ünlü yorumcusu Jonathan Swinton, kızgınlıkla kürsüye fırlayıp, şöyle der:
“Tarihten günümüze, Amerika’da özgür ve bağımsız basın var olmamıştır. Bu gerçeğe benim kadar sizler de vakıfsınız. Aramızdan hiçbirinizin, düşündüğünü namusuyla yazmaya cesareti yoktur, çünkü pekâlâ bilirsiniz ki yazarsanız, yayınlanmaz. Bana bu gazete, düşündüklerimi yazmayayım diye maaş veriyor ve hepimiz farkındayız ki, tersini yapmaya kalkarsak kendimizi sokakta buluruz. Gazetecinin görevi, gerçeği yok etmek, göz göre göre yalan üretmek, olayları çarpıtmak ve kamuoyunu para iktidarlarının hizmetine sokacak biçimde yönlendirmektir. Bizler, basın kulislerinde ipleri elinde tutan muktedirlerin ve zenginlerin itaatkar kuklalarıyız. Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve hayatlarımız, bu adamların malıdır. Bizler, düşünce fahişeleriyiz. Bütün bunları, benim kadar siz de biliyorsunuz!” (Kaynak: Labor’s Untold Story, R. O .Boyer and H. M. Morais, 1955 / Neveser, Cengiz Özakıncı 2004.)
***
Türkiye’de düşünce fahişeliği yapmayan bir avuç namuslu gazeteci, ülkenin üzerine kapana kapana artık yalnızca tarih düşer, tanıklık edebilir, o kadar.
Tarihe bu tanıklık görevimde, beni yalnız bırakmayan, gözlerimi açık ve sırtımı dik tutan siz okurlarıma, son günlerde ilettiğiniz bilgi ve gösterdiğiniz ilgi dolayısıyla: Şehit Asteğmen Zeki Burak Okay’ın onurlu babası Sezai Okay’a, Yaman Uğurluol’un çok yerinde hatırlatmasına, Hacer Uymaz’ın muhteşem mektubuna, Burak Acar’ın ışıklı beynine, Cazibe Çelik’in iyi niyetli eleştirisine, Ufuk Sevik, Müge Gezeroğlu, Melek Dener, Ayten Gündüz, Pınar Karadeniz, Nur K. Leyla Emiroğlu, Nergis Özcan, Ahmet Üyüllü, Yaşar Haluk Gildil, Ersin Karapınar, Özlem F. Çelik, Arzu C. Ç. Ahmet Çelik, Kemal Aydoğan, İsmail Ç. Toygar Abak, Volkan Bahçeci, Erdal Kaya, Aydemir Yanarca, Pars Anıl Arıkan, Volkan Kurt, Baki Deniz, Fatih Onur, Alp Peker, Serhat Güler, Sacit Yüceer, Polat Yılmaz, Yaşar Gülen, Oktay Işık, Osman Ünsal ve adlarını not almadığım, unuttuğum, tekrarlamamak için saymadığım, ama yüreklerini her gün yüreğime koyan kadim okurlarıma teşekkür ederim.