Gözünüzü beton doyursun!
Vatan · 14 Ekim 2007
2007 Nobel Barış Ödülü’nün, Al Gore ve küresel iklim değişikliği üzerine çalışan BM bilginler grubuna verilmesini, Fransız Le Monde gazetesi: “İklimsel kriz, 21. Yüzyılda barış ya da savaşı belirleyen etken olacak. Nobel jürisinin kararı, bu gerçeği vurguluyor” diye yorumladı. George W. Bush, yedi yıl önceki ABD başkanlık seçimlerini epeyce şaibeli oy pusulaları ve çok az farkla kazanırken, yenilen sadece Demokrat rakibi Al Gore değildi. Bugün daha iyi anlıyoruz ki bu meşum seçimlerde dünya da kaybetti ve küresel bir felaketten dönebileceği belki de son virajı ıskaladı. Çünkü Al Gore, yazdığı iki kitap ve dünya kamuoyunu uyaran müthiş bir filmle, siyasal çapının ötesinde küresel bir vizyoner olduğunu da ortaya koydu.
Bilmiyorum yeryüzünde politika dışında bir ilgi alanı, bir tutkusu, bir becerisi olan kaç siyasetçi vardır. Benim gidip gelip tanıdığım ülkelerde, siyasi, edebi ya da tarihi, epeyce kitap yazar politikacılar. Zaten kitap yazmayanları, daima en kötü, en başarısız olup en çabuk unutulanlardır. Türkiye’de ise Nutuk’la tarihe not düşen Atatürk, anılarıyla İnönü ve Celal Bayar, şiirleri ve çevirileriyle Bülent Ecevit haricinde, bırakın kitap yazmayı, doğru dürüst kitap okuyan bir “lider politikacı” ben bilmiyorum. Ya siz? Acaba diyorum, zaman zaman; ülkemizin böylesine kısır, böylesine dar ve sürekli etkiye tepki göstererek edilgen, yani asla yol açamayan, sadece açılan yola göre “gidişat” belirleyen zavallı politikalarında, okurluk yoksulu, yazarlık yoksunu politikacıların imzası yok mudur?
1980’li yıllarda, Türkiye yine asker/sivil siyasetle boğuşurken, dünya atmosferdeki ozon tabakasının inceldiğini ve Gulf Stream akıntısındaki olası bir yön değişiminin yerküre doğasını nasıl altüst edeceğini konuşuyordu. 1984 yılında, İspanyol El Pais gazetesi, küresel iklim değişikliğine ilişkin tahmini bir “50 yıl sonra Dünya” haritası yayınladı. Haritaya bakarken duyduğum dehşeti, bugün bile hatırlıyorum: Türkiye ve Yunanistan, çöl olarak gösteriliyordu. Batı Avrupa ise denize sıfır kıyılarını ve tabii Hollanda, Belçika gibi bazı ülkeler Atlas Okyanusu’na büyük toprak parçaları kaptırmakla beraber, kuraklık tehdidinde görünmüyorlardı. O gün bugündür, Türkiye’de de konuşulur oldu iklim değişikliği. Özellikle kuraklık, epeyce. Ama önlem alınıyor mu? Hayır. Çünkü kuraklığın artarak sürebileceğine dair bir bilinç HİÇ oluşmadı. Örnek mi istersiniz? AKP’nin Orman ve Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, AKP’nin B2 arazisi olsun diye çatır çatır yakılan orman bölgelerinden bazılarının 130 ila 150 bin fidan dikilerek yeniden “ormanlaştırılacağını” müjdelemiş. Niyet kısmen iyi. Ancak kısmet toptan kötü: Yağmur yağmazsa neyle sulayıp yeşertecekler o fidanları?
Türkiye’nin elli yıl sonra çölleşeceğini “tahmin” eden 1984 haritası, bir gerçekten yola çıkıyordu aziz okurlar: Daha o tarihte Türkiye’nin ormanları, iklim itibarıyla yüzölçümünün yüzde 50’den fazlasını kaplamalıyken yakıla yok edile, yüzde 18’e inmişti. Bilmiyorum yanlış mıydı, ilkokulda “ormanların yağmur bereketi” olduğunu öğretmişlerdi bize. Yakılan her orman, yağmurun bereketiyle birlikte, kuruyan bir gölün, suları çekilen bir nehrin beslendiği yeraltı kaynaklarını da alıp götürdü, Türkiye’de, bu böyle biline. Farkında mısınız? Ankara’yı, İstanbul’u sel alıyor, ama sel oldu diye dolmuyor barajlar, niye? Çünkü İstanbul özelinde olduğu gibi “biraz mimar” belediye başkanlarının elinde, yağmur suyunu emecek ne orman kaldı, ne toprak. Parkları, bahçeleri yok edildi, zaten ne de doğru dürüst kanalizasyon ağı var, arazi rantı uğruna koca şehir betona karıldı, denize akıp gidiyor sel suları. Yağmura doyuracak toprak bırakmayanların, gözünü beton doyursun, demek gerek ve zaten öyle olacak. Çünkü İstanbul’da mezarlık toprak bile bırakmadılar.