Yorumlu…
Vatan · 31 Ekim 2007
Amerikalı gazeteci, Kandil Dağı’nda kameraya karşı konuşuyor, ama dağın adını özellikle söylemiyor, çünkü röportaj yaptığı Iraklı Kürt “askerler” (!) söylememesini şart koşmuş:
“Irak hükümeti güvenlik kuvvetlerinin (6 asker) son kontrolünden sonra, film çekimini durdurduk. Askerler, CNN ekibinin güvenliği için kimliklerimizi ve aracın ruhsatını alıkoydular. Bu noktadan sonra PKK’nın kontrolündeki topraklardan geçiyoruz.
Bulunduğumuz yöre, adeta geçmişe yolculuk.
Dağların yamaçlarında mağara gibi evler var. Her tarafta derin vadiler ve sarp kayalıklar (kameraya PKK’nın açtığı ve dağın tepesine çıkan taş yolu gösteriyor). Bu yoldan PKK komutanlarıyla buluşmaya gidiyoruz. Ama halen Türk ordusu saldırdığından, her biri bir yana dağılmış. Komutanların yokluğuna rağmen, kontrol noktasındaki militanlar bizimle kamera önünde konuşmamak emri almışlar.
Sadece bir AK-47’yi filme alabiliyoruz ve seslerini kaydediyoruz. Bize barış istediklerini ve politikacıların sorunu barış içinde çözmelerini beklediklerini anlatıyorlar (Ekranda Nick Robertson’un yüzü görünüyor, konuşan PKK’lının sureti sansürlenmiş). Kendilerine ya görüşmeler çıkmaza girip Türkler gelirse ne yapacaksınız diye sorduk: (Biri Kürtçe cevap veriyor) ‘Biz her zaman hazırız. Askeri bir gücüz. Zaten yerimizi kimse bilmiyor. Pozisyonumuzu günde 100 kere değiştiriyoruz. Bize hiçbir şey olmaz!’
Vadiye kolay geldik, ama bilgi almak zor. Hepsinin ağzı sıkı. Son umudumuz, kıdemli bir PKK’lının cep numarası, ulaşabilirsek, dağa çıkıp çekim yapmak istiyoruz. Özetle PKK burada, teyakkuzda, bekliyor. Bu dağları terketmeye ne telaşları var, ne niyetleri.
Nick Robertson, CNN.” (26. 10. 2007)
***
Küresel iletişim öylesine büyüdü ki, tamamını izlemek mümkün değil. Ben de genelinde Avrupa medyasını izler, ABD’yi uzmanlarına bırakırım. Dün ve bugün alıntı yaptığım Amerikan medyalarının linklerini, Kanada’dan Cihangir adlı bir okurum gönderirken, altına da şöyle bir not düşmüş:
“Hükümet hükümet olsa, Amerikan medyasına ABD’nin PKK’ya İran’ı yıpratmak için taşeronluk yaptırdığını, Türkiye’yi İran’a vurabilmek için feda ettiğini, Kürtleri bizim üzerimize yürütmek planını uygulamaya koyduğunu ifşa eder. Erdoğan ve Gül, mağduru oynamakta ustalar. Haydi, şimdi dünya kamuoyuna döktürmenin zamanı değil mi? Tam da gerçekten mağdur olmuşken, işlerinin kolaylaştığının farkında değiller mi? Role bile gerek yok!
Bush’un bir yıldan az bir zamanı kaldı ve defolup gitmeden İran’a saldırıp 3. Dünya Savaşı’na davetiye çıkarmasına izin verilmemeli. Dünya bunları “terörist” diye damgalamıştı, nasıl birden “asi” oldular? Biz sustukça, yakında “özgürlük savaşçıları” deneceğine kalıbımı basarım.
İsrail 2 askeri için savaş çıkardığı zaman, ABD’li politikacıların ‘İsrail’in kendisini savunmaya hakkı vardır’ demekten dillerinde tüy bitmişti. Türkiye bunu ABD’ye hatırlatacağı yerde, kendisi unutmaya çalışıyor.”
***
PKK’yla savaş, Türkiye için bir ölüm kalım savaşıdır, aziz okurlar. Çünkü ulusal birliğimiz, toprak bütünlüğümüz, sınır ve iç güvenliğimiz tehdit altındadır. Ama savaşlar, ancak sivil ve askeri irade “bir” olduğu zaman kazanılır. Oysa bugün, ben böyle bir birlik görmüyorum.
Ve Türkiye’nin ABD’de babası hatırına, kendi yetenekleriyle asla giremeyecekleri büyük okullarda okutulup aynı torpille istihdam edilen politikacı çocuklarını, Kuzey Irak’la kurulan ortaklıkları ve yağlı ballı avantalar, üstüne kaçakçılık komisyonlarını çok ağır ve haksız ödediğini düşünüyorum. Daha doğrusu, onların yediğinin, ülkeye ve halka ödetildiğini.