Otosansür
Vatan · 15 Kasım 2007
Şehit Üsteğmen Gökhan Yavuz ile Komando Er Erdem Yüce’nin güzel yüzleri gözümün önünde gitmiyor. Sınıra hareket eden genç askerlerin ellerindeki “kurban” kınası, boğazımı düğümlüyor. Yazamıyorum.
Düşündüklerimi yazsam, Türkiye’deki hiçbir gazete basamaz. Duygularımı yazsam, neye yarar?
Susuyorum.
Türkiye’de demokrasi varmış. Nasıl bir demokrasiyse, Fransa’daki grevleri yazabilirim, ama Türk Telekom grevini yazamam. Çünkü basında bitirilen sendikacılığın, yurt genelinde “sessizce” gömülmesine karar verildi. Demokrat medya, demokrat iktidara rehin. Eh, bir Vatan’dan kahramanlık beklemek haksızlık olur, dolayısıyla... Susuyorum.
Ne gariptir ki Türkiye’de, demokrasi arttıkça benim sustuğum konular çoğalıyor. Gazetelerin sayısı artıyor, ama benim yazabileceğim gazeteler azalıyor. Oysa konuşan konuşuyor, yazan yazıyor, doğrusu. Herhalde benim bölücü, yalaka, yalancı... İşsiz kalmamak için susmam gerek. Susuyorum.
İyi de ne yazacağım?
Tayfun Devecioğlu, “Gel!” diyerek zaten yeterince risk aldı, Vatan, benim kalemime yer açmış olmakla zaten yeterince kahraman. Bana güvenen yönetmenimi, ekmek teknem Vatan’ı tehlikeye atmadan, ne yazabilirim okurlarıma “Sen de mi teslim oldun?” dedirtmeden?
Ne yaparım hayatta, yazmaktan başka?
Okurum.
Öyleyse okuduklarımı yazarım:
“Yüzbaşı, çay faslı bitmek üzereyken uzak bir sesle mırıldandı:
- Yıllar önce Erzincan’da gece talimi yapılıyordu.Üsteğmendim. Zimmetle aldığım mermilerden yedi kapçık eksik getirdim. Yargım beş yıldır sürüyor.
Daha bitmedi.
Şaşırmamam olası değildi. Yedi mermi kapçığı, beş yıl yargı. Üstelik daha bitmemiş...
Çok yıllar sonra bir gün, İsmet İnönü’nün anılarını okurken şu cümlelere rastladım:
Sakarya’nın doğusuna çekilirken, değil kağnı, düşmana bir tek el arabası bile bırakmadık. Ateş hattındaki erlerimiz bir yandan tüfek atarken, bir yandan da, ziyan olmasın diye, fırlayan kapçıkları toplayıp ceplerine dolduruyorlardı...” (Yiğit Okur, Tutuklanacaklar Listesi / Can Yayınları, Öykü, 2007)
***
“9 Kasım 1938’i 10 Kasım’a bağlayan gece, Almanya yere inen camların sağır edici şangırtısıyla uyanıyordu. Sanki gökyüzü bir fanustu ve kırılarak dehşet senfonisi eşliğinde yeryüzüne düşüyordu...
19 Kasım günü, Alman hocalar Türk hocalarla birlikte frakları, silindir şapkalarıyla bakanların, milletvekillerinin, diplomatik temsilcilerin hemen arkasından yürüyorlardı. En önde de Yavuz Zırhlısı’na bindirilmek üzere Atatürk’ün naaşı...
Alman profesörlerin de içlerinde ezici bir hüzün, kalabalığın ortasından geçiyorlardı. Kristal Gece’nin haberleri ulaşmaya başlamıştı ama yakınlarına neler olduğunu henüz öğrenememişlerdi.
Profesör Goldhagen, oğlunun öldürüldüğünü hâlâ bilmiyordu. Kristal Gece’den sonra torunlarının okuldan kovulduğunu, erkek kardeşinin iş yerini Arilere bırakmaya zorlanarak beş parasız kaldığını da.” (Dehen Altıner, Sevgili Üniversite / Boyut, Roman, 2007)
***
“1983 yılının karanlık bir Aralık gününde, hemen hemen bir yıl aradan sonra aynı siyasi dava yüzünden yeniden döndüğüm Sağmalcılar Cezaevi’nin
C-16 ’kaçakçılar koğuşunda’araba kaçakçılığından yargılanan genç kader arkadaşım S. ile konuşuyorduk.
Ona Orhan adlı ortak hapishane dostumuzu sordum.
- Bilmiyor musun abi, dedi, o kanser olduğu için iki ay önce tahliye edildi, geçen ay da sizlere ömür.
- Keşke iki ay önce ölseydi,dedim.
Sordu:
- Neden?
- Hiç değilse hapislik rezaletini yaşamadan giderdi...
S. şöyle bir dikildi, gözlerinin içi pırıl pırıl...
- Öyle deme Ali abi, dedi, yaşam her yerde güzeldir, hapisanede bile.
Yaşamın güzelliğini hep duyumsayacağın günler dileğiyle...” (Ali Sirmen, Sevgiliye Mektuplar / Cumhuriyet Kitapları, Deneme, 2007)
***
Bugün kitapların attığı çığlıklara kulak veren bu sütunda, susma hakkı kullanılmıştır.