Patolojik demokrasi, akut faşizm
Vatan · 18 Aralık 2007
Gazeteciliğe İspanya muhabirliğiyle başlamış, AB müzakerelerini izlemiş ve üyeliğine tanık olmuş Avrupalı bir Türk olarak 1984 yılından beri AB yandaşı ve Türkiye’nin üyeliğini savunan biriyim. Üyeleri arasında dostlarım bulunan TÜSİAD’ın Türkiye’nin en etkin sivil toplum örgütü olduğunu düşünüyor ve AB üyelik sürecine yapmaya çalıştıkları katkıları takdirle karşılıyorum.
Ancak, bu kurumun geçen hafta medyada “TÜSİAD sert çıktı: Patolojik Fransa” başlığıyla yer alan AB’ye değgin son açıklaması, ne yazık ki Türkiye’de toplumsal refleks haline gelen “bizmerkezci” bir analizdir. Dolayısıyla TÜSİAD, Türkiye ile AB arasındaki sorunu eksik tespitle, teşhisi de yanlış koymaktadır.
Türkiye’yle ilgili bölümden “AB’ye katılım” ifadesinin çıkarılmasıyla biten 14 Aralık AB Konseyi öncesi yapılan TÜSİAD açıklamasında, ülkemizle AB arasındaki uzaklaşmanın mimarı olarak Fransa, daha doğrusu Sarkozy cumhurbaşkanlığındaki Fransa işaret ediliyor ve “Bir demokrasinin başka bir demokrasiye patolojik (hastalıklı) olarak değerlendirilebilecek hukuk dışı direniş göstermesi, Avrupa bütünleşmesinin idealizmi ile çelişmektedir” deniyor.
Uluslararası düzeyde görgü ve deneyim sahibi TÜSİAD gibi bir kuruluşun, Fransız demokrasisine “patolojik” diyebilmesi için, herhalde Türk demokrasisine “sağlıklı” teşhisini koymuş olması gerekir.
Ama böyle bir teşhisi onaylayıp paylaşacak, bırakın AB, küresel anlamda sanırım AKP hükümetinden başka bir merci bulamaz.
Yok eğer Fransa’nın Türkiye’ye patolojik yaklaşımından Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin tutumu kastediliyorsa, teşhis doğru olabilir, ama AB kurucusu bir devletin başkanına “hastalıklı” demek hakkını kendisinde gören kurum ya da kişinin, öncelikle kendi ülkesinin eşdeğer makamlarına değgin bazı teşhisler koymak cesaretini de göstermesi gerekir!
Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliğine hukuk dışı direnişinden -ki doğrudur- söz ederken, Türkiye’de hukuktan ne kaldığına, daha doğrusu ne bırakıldığına bir bakmakta yarar var. Belki de hukuk devleti olmaktan çıkan bir ülkenin AB’ye girmesini, hukuk dışına çıkarak önlemeye çalışmak da olağan sayılmalıdır...
Dini baskıları yargıya değil ulemaya havale eden bir Başbakanın, laik yasalara uygun bir kararını şiddetle eleştirdiği Danıştay’ın, dinci basın tarafından hedef gösterildikten hemen sonra saldırıya uğrayıp bir yargıcın katli ve üçünün yaralanması, AKP hükümetinin icraatlarına olumsuz yönde alınan mahkeme kararlarına uymaması, beş bin avukatın, tamamen sübjektif seçmecelerle hükümet tarafından yargıç ve savcı atanması, toplumsal uzlaşma aranmadan dayatılan tesettüre endeksli Anayasa taslağı, önünde hiçbir “kalite kontrol” mekanizması kalmayan ve tak çıktı, şak imzaladı biçiminde geçirilen keyfi yasalar, hükümetin eğilimlerine uygun karar almayınca sürülen yargıçlar, emir komuta zincirine bağlanan savcılıklar, Türkiye’de hukuk içre bir devletin varlığından çok yokluğuna kanıt oluşturmuyorsa, hukuk dışılığın tarifi nedir?
Avrupa bütünleşmesinin idealizmiyle çelişen, bırakın Avrupa’yla bütünleşmek, herhangi bir idealizmi tepelemediği zaman açlık ve işsizlikle cezalandıran, yegane “ideal” kavramının iman ve parayla özdeşleştiği Türkiye midir... Yoksa Türkiye’nin zerre kadar Avrupa idealizmi taşımadığını anlayıp aralarına girmesini önlemeye çalışan Avrupalılar mı?
Demokrasinin olmazsa olmaz temeli sekülerdir, AB iki tür baskı rejimine geçit vermemek için kurulmuştur:
Dinci ve ırkçı faşizm.
Başbakan’ın yüzde 99.99’u Müslümandır diye övündüğü bir ülkede, Trabzon’da Malatya’da öldürülen, İzmir’de dövülen rahipler, katledilen gazeteci Hrant Dink, sopayla yaralanan gazeteci Andrea Rombopulos nasıl bir demokrasinin işaretidir? Katiller ve saldırganlar ırkçı mıdırlar, yoksa dinci mi?
Ya ikisi birdense? Ya Türkiye’deki demokrasi akut düzeyde patolojik ve dinci bir faşizme gidiyorsa...
AB’nin bulaşıcı bir patolojiden korkması ve Türkiye’yi karantinaya almaya çalışmasından daha doğal ne olabilir?