Birbirimize muhtacız
Vatan · 22 Ocak 2008
Yarın ülkemize gelecek Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, AKP’li muhataplarının gerek etik, gerekse estetik nedenlerle daha bir “akrabalık” kurdukları Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Küsur’un yapmadığını yapmaya, Anıtkabir’i ziyarete karar vermiş. Yunan aşırı milliyetçisi ve muhalefet partisi LAOS lideri Karatzaferis, Karamanlis’in bu kararını, bir İsrail liderinin Hitler’in mozolesine çelenk bırakmasına benzetmiş. 1959’dan beri Ankara’ya gelen ilk Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in Anıtkabir’i ziyaret kararı, muhalefetin saldırısına bakılırsa, gerçekten cesurca.
Gerçi Anıtkabir’i ziyarete kimler cüret etmiyor ki... Dün, Sudan Cumhurbaşkanı Vesaire El Beşir’in, Anıtkabir defterine deve çobanı kılıklı bir mollaya yazdırdığı metni sadece “imzalamak” için beklerken arzettiği manzara, yeterince dehşet vericiydi. Atatürk gibi bir devlet adamının huzurunda Vesaire El Beşir’in böyle bir deftere “başkasının eliyle” girmesi, kime karşı ayıptır acaba? Vesaire El Beşir dediğiniz, Darfur soykırımlarından sorumlu cani zanlısı. Soykırım nedeni, Müslüman Kardeşler üyesi bu zatın, ülkede ilan ettiği İslami şeriat rejimi. Hazretin Anıtkabir saygı defterine kendi eliyle not düşmemesi, ona sorarsanız, Atatürk’ün laik, zatının “şeriatçı” olmasından kaynaklanıyor. Bana sorarsanız, Darfur soykırımından beri edindiği bir alışkanlıkla hiçbir yerde “yazılı iz” bırakmama alışkanlığından. Soykırım için yazılı emir vermeyip, “önüne koyulanı” imzalıyordu ya... Öte yandan, Atatürk’e söyleyeceği ne olabilir ki bu cani şeriatçının? Anıtkabir defteri, sadece imzasıyla bile yeterince kirlenmiş sayılmaz mı? Atatürk’ün, böyle bir ziyarete maruz kalan anıtmezarında kemiklerinin sızladığına eminim. Ve ruhu ete kemiğe bürünse, hiç kuşkum yok, Sudan’ın şeriatçı soykıranı Vesaire El Beşir’i kovalayıp, Karamanlis’i hoşbuyurla kabul ederdi...
Türkiye’ye karşı düşmanca bir politika izlemekten kaçınan Karamanlis’in danışmanları, dün Anıtkabir özel defterine yazacağı, hem Yunanları, hem de Türkleri kızdırmayacak bir “saygı” formülü üzerinde kafa patlatıyorlardı. Henüz bulamadılarsa, kendilerine, “Birbirimize muhtacız,” formülünü öneriyorum. Söz, Sofoklis Venizelos’a ait olup, 6 Ocak 1964 tarihli Hürriyet’te Gökşin Sipahioğlu’nun imzasıyla manşetten verilmiştir. Ama sözün bir devamı var ve sanırım bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmadı. Sevgili dostum Gökşin Sipahioğlu, Venizelos’la yaptığı bu müthiş röportajda gizlediği “sır” bölümünü bana iki yıl önce açıkladı. Hatta yazdırdı. Gökşin Sipahioğlu’nun ağzından aktarıyorum: “O yıllarda Türkiye’de yaşıyor ve Grivas yüzünden Yunanistan’a çok sık gidip geliyordum. Yunanlı şarkıcı bir sevgilim vardı. Ve sevgilimin de Dışişleri Bakanlığı’nda etkin tanıdıkları... Venizelos’la röportaj yapmak istiyordum. Sevgilim Dışişleri Bakanlığı’nı ayarladı, Bakanlık da Venizelos’un kurmaylarını. Çok sıcak ve ‘Birbirimize muhtacız’ sözü kanıtıdır, bence hâlâ geçerli gerçeklerin vurgulandığı olağanüstü bir görüşme yaptım. Sofoklis Venizelos, ‘Makarios ya papaz cüppesini çıkartıp siyaset yapsın, ya da cüppesiyle kiliseden çıkmasın,’ dediği röportaj sırasında, bir de ‘off’ düşüncesini söyledi bana. Yazmamamı şart koştuğu bu düşünce, Venizelos’un hayaliydi. Sanırım bugün artık açıklayabilirim: Venizelos, Türkiye ile Yunanistan’ı bir federasyon olarak düşlüyordu. ‘En ideal çözüm, bir Türkiye/Yunanistan federasyonu kurmak,’ diyordu. Zaten ‘Birbirimize muhtacız’ sözü, bu fikrin dile getirilebilir biçiminden ibaretti.”
Tarihi bilen bilir, Atatürk ve Elefteryos Venizelos, savaştıktan sonra dost olmayı bilmiş, iki ülkenin dostluğuna inanmış devlet adamlarıydı. Sofoklis Venizelos’un Türk/Yunan federasyonu hayali, hem babası Elefteryos’un bu inancındaki samimiyetini, hem de kendisinin de aynı görüşü paylaştığını kanıtlamaktadır. Ne var ki her iki ülke de bu çapta “devlet adamı” çıkaramadı onlardan sonra. Tam tersine, onlardan sonra gelenler Ege’nin iki yakası bir araya gelmesin diye çalıştılar. Çünkü düşmanlık ağusu üretmek, barış ekmeği üretmekten çok daha kolay. Oysa... O iki yaka bir araya gelebilseydi 1964’ten öteye, pek çok ateşten çemberden geçmek gerekmez ve Türkiye’nin ufkunda nihayet umuda yelken açabilirdi, çocuklarımız.