Arsız ve şımarık
Vatan · 2 Haziran 2008
Michel Onfray, felsefi bir şaheser olan “Ateoloji’ye Dair” kitabında, “Tanrı tutarlar, onun adlarını, yaptığı ve yapacağı hareketleri, düşünceleri, sözlerini -konuşurmuş gibi- incelemek üzere başlı başına bir öğreti bile kurmuşlardır: İlahiyat. Tanrı’nın güvenilir ve dakik düşünürleri, profesyonelleri, yasaları, dalkavukları, belagat uzmanları, savunucuları, infazcıları, filozofları -heyhat!- tetikçileri, hizmetkârları, yeryüzü temsilcileri, yorumcu kurumları, fikirleri, emirleri ve Tanrı hakkındaki söylemin öğretisi vardır,” diye yazar.
Doğrudur.
Şöyle bir durup düşünürseniz, Tanrıbilim öğretisi demek olan ilahiyat, aslında muazzam bir kendini beğenmişlik, müthiş bir ukalalık, hatta haddini bilmezlik de olabilir. Çünkü hiçbir dinde, hiçbir ulema, ki hepsi kuldur, Tanrı tarafından Tanrı bilgiçliğine atandığını iddia edemez, eden de kanıtlayamaz, üstelik ulema arasında “niye ben değil de sen” modunda hır çıkacağından, derhal “meczup” ilan edilir. Üstelik, hiçbir dinde hiçbir ulema, Tanrı’ya atfettiği fikir, eylem ya da yaptırımı, tek yetkili merci, Tanrı’ya doğrulatmak ve hatta yalanlatmak özelliğine sahip değildir. Aynı durum, Tanrı’nın seçilmiş kulları peygamberlere atfedilen söylem ve eylemler için de geçerlidir. Hangisinin hangi söylemiyle aslında ne deyip ne demek istemediğini, bizzat doğrulamaları ya da yalanlamaları artık mümkün değildir.
İnsanların elinde, Tanrıbilime dair kutsal kitaplardan başka hiç bir malzeme yoktur ve her dinde milyonlarca ulema, yüzyıllardır çoğu kez birbirine taban taban zıt söz, düşünce, emir ve yaptırımı Tanrı kelamı ya da peygamber kavli gibi yorumlayabilmektedir.
Kendisine, Tanrı tarafından hiçbir görev verilmediği sabit olmak kesinliğinden öteye hiçbir mutlak doğrusu olmayan ve kendisine benzer, yani kendinden menkul bir ulema hiyerarşisi içinde yer açmak da tümüyle bir kul düzenlemesi olup, Tanrı’nın fikri sorulmadığı ve sorulsaa da alınamadığı sürece kutsal değil, dünyevidir.
Başka bir deyişle, dünyamızda Tanrı emirlerine uygun yaşamak üzere düzenlenen toplumlar, aslında Tanrı’nın emri olup olmadığı kanıtlanamayan bir yaşam biçimini (dini) kendinden menkul bilgilerine dayanarak dayatan ruhban sınıfının emirlerine uymaktadır.
İslamiyet’in belki de en insancıl, çünkü bireysel özgürlüğü, imanı Allah ile kul arasına koymakla, işte bu ruhban sınıfını aradan çıkarmak istemiş olmasıdır.
Ama imamlık belgesinden hatiplik yeterliğine, ilahiyat profesörlüğünden tarikat hocalığına, tüm yetkilerini aslında kendisi gibi kullardan alan ruhban sınıfı, kaymağını yedikleri dünyevi mevki uğruna İslamiyet’in bu en temel öğretisini yıkmışlardır. Bugün gelinen noktada, Türkiye’deki imam, hatip, hoca ve tabii Diyanet İşleri’nin bütçesine bakılırsa, Allah ile kul arasına birden fazla aracı girdiği bellidir.
Dikkat ederseniz, İslamiyet’in aslında olmayan ruhban sınıfı, bütün Müslüman ülkelerde 20. yüzyıldan öteye yaratılmıştır.
Eh, işi Allah’a hiçbir zaman doğrulatamayacağımız emir ve yaptırımların tefsirinden ibaret bu kadar çok aracı olunca, toplumu da bazen birbirinin tersini söyledikleri tefsirlere göre düzenleyecekleri açıktır ki, tam ve mutlak hegemonya kurabilsinler.
Bu açıdan bakıldığında Dışişleri Bakanı Ali Babacan, “Türkiye’de Müslüman çoğunluğun da sorunları var” diye ülkesini Avrupa’ya şikâyet ederken haklıdır. Daha henüz başı açık kadınlar var, kolej bitirip tesettüre girmeyenler var. Kocacığı için tesettüre girmişliğini şirretliğiyle ödetmeyenler var. Aleviler var. En önemlisi, çatır çatır konuşanlar, yazanlar var, muhalefet henüz tam susturulamadı. AKP’nin ruhban sınıfı dümeni, yekeyi ele geçirdi, ama kazan dairesinde isyan var. Yüzde 53 var hâlâ! Özgürler kölelere, yurttaşlar kullara kötü örnek oluyor. Arsız ve şımarık görünse de haklıdır Babacan, dibine düşmedi daha armut.
Ama ya kendinden menkul bir ruhban sınıfı, Tanrı kelamı diye kendi diktasını yutturuyorsa? Babacan, “Müslümanlar...” derken hangilerini kastediyor olacaktır? Dünyevi bir talan düzenini “Allah’ın bize burada verdiğine, siz ölünce kavuşacaksınız” diye yutturanları mı, yutanları mı?