Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2008

Ört ki ölem!

Vatan · 9 Haziran 2008

Geleneksel Doğu kültüründe bireysellik arkaya itilip topluluk bilinci öne çıkarılmaya çalışılırken, Batı kültürü bireysel kişiliğin açılımına topluluk bilincinden önce değer ve önem veren bir süreç izler. Batı dünyası, gerek din gerekse siyasal diktalardan kurtulduğu ölçüde topluluğa feda trendini aşmış ve bireysel bilinç, demokrasinin kök salmasına paralel olarak gelişmiştir. Aslında demokratikleşme diyebileceğimiz bu değişime, günümüz Doğu haritasına baktığımızda yalnız İslam ülkelerinin, üstelik koyulaşıp sertleşerek direndiği görülmekte.

İster Doğu’da olsun, ister Batı’da, aslen Batılı olan demokrasi kültürü, özelin geneli sarsabileceği bağımsız tekiller yaratırken, İslami Doğu’da, insanlardan hâlâ özelin genele boyun eğdiği bir cemaat disiplini talep ediliyor.***Bu kültürel talebin en belirgin ifadelerinden biri, İslamiyetçi akımlarda “dünya gider demokrasiye, biz gideriz faşizme” dedirtecek ölçüde artan örtünme, kapanma sonucu bütün kadınların dışardan bakınca birbirine benzemesi, erkeklerin sakallar, kaftanlar, sarıklar, takkeler aracılığıyla, örneğin tarikatlarda olduğu gibi “aynı” üniformalara sığınmasıdır. Giyim biçimi, bireyin topluluk içinde erimesini sağlayan simgesel ögelerden biridir. Batı’da, özellikle İslami Doğu’nun günah saydığı kadın ve erkek çıplaklığı, bireysel kişiliğin “ayıpların” ötesine geçebilecek güç, güven ve olgunluğa erişmişlik ifadesidir. Belli ölçülerde çıplaklığın, kişinin bireysel anlamda kendine güvenini gösterdiğini söylerken, “cinsel tahrik” ögesini gözardı etmiyorum. Ancak Türkiye’de son yıllarda işlenen cinayet, taciz ve tecavüz suçlarındaki korkunç artış, yurdumun erkeğinin çıplaklıktan çok, örtünme ve kapanmadan “cinsel tahrik”e uğradığını düşündürüyor. Gerekçesi ister “namus temizliği” olarak sunulsun, ister “nefis yenilgisi”, hepsi cinsel temalı cürüm furyası, Türkiye’de kadın tesettürüne orantılı bir artış ivmesi çiziyor.

Bu tablonun en hazin kurbanları da, kimsenin yadsıyamayacağı biçimde çoğalan “sübyancılık” mağduru çocuklar. “Kadınsız”laştırılan Türk toplumu, kız, oğlan ayrımı gözetmeyen tecavüzcüler, hatta bazen kendi çocuklarına, bazen de hayvanlara musallat olan yaratıklar, çünkü “cinsel açlık” üretiyor.***Selin Morboyacı, “İslamiyet’te Türban” (*) konulu mükemmel üniversite tezinde, “hicab” kavramını irdelerken, “Kâfirler (Hz. Muhammed’e) dediler ki: Kalplerimiz bizi çağırdığına (imana) zarf içre kapalı. Kulaklarımız çatlak. Seninle bizim aramızda bir perde (hicab) vardır” ayetini (41.5) hatırlatarak, Kur’an esasında hicabın öncelikle Allah’ı kavramaktan aciz, lanetli, körleşmiş, doğru yoldan şaşmış olanı tanımladığını işaret eder. Ve hicaba yönelik bu olumsuz tanımın, zamanla değişerek tam karşıt anlamda bir olumluluk kazandığını, Müslüman kadının ahlak ve onur simgesi haline geldiğini belirtir. Selin Morboyacı’nın tezinde sorguladığı gibi, başlangıçta kâfirliğin, kötülüğün sembolü hicabın, zamanla nasıl tersine, bugün övüldüğü ve sunulduğu haliyle İslama bağlılık, temizlik, saflık ifadesine dönüştüğü, bir muammadır. Bugünkü anlamıyla hicabın, gizliden gizliye, ilk olumsuz anlamına “sessiz” bir gönderme yapıp yapmadığı da muamma içindeki öteki muammadır. Kâfir Roma tarihinin en çarpıcı suikastında, kendisine senatoda tuzak kuran senatörlerin kılıç darbeleriyle yere yıkılan Jül Sezar, ölmek için son bir gayretle kanlı pelerinini yüzüne çeker, kapatır. “Ört ki ölem!” deyişi, bütün kültürlerde var ve boşuna değildir.

Ölmek için örtünmek Romalı onuruydu, diğer kültürlerde de örtünemeyen ölü, örtülür. Kadın örtüsü, kadın tesettürü, kadın hicabını bir de bu açıdan düşünün: Suçlusu olmayan bir azmettirme, manevi intihar...(*) “Le Foulard İslamique, Un enjeu polyvalent sur la scene socio-politique turque” Galatasaray Üniversitesi, 2000.