Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2008

Bitmeyen Orta Çağ

Vatan · 10 Haziran 2008

Ürkünç bir kuraklık yılıydı. Castelceras’a komşu köyün ahalisi, başta papazlar olmak üzere ‘una rogativa’, yani yağmur duasına çıktılar. Aslında gökyüzünde epeyce bulut birikmişti. Yağmur duasına pek de gerek yoktu, denebilir. Ancak dua yürüyüşü bitmeden bulutlar dağıldı ve kızgın bir güneş göründü yeniden.

O zaman, bütün köylerde var olan kötü kullar, yağmur kortejinin başını çeken Bakire Meryem heykelini hırsla kaptılar ve Guadalupe Nehri’ne attılar.

22 Şubat 1900’de doğduğum benim köyümde Orta Çağ, Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdü sayılır.

Dünyadan kopuk Calanda’da toplum durağandı ve sınıflar arasındaki sınırlar kesin çizilmişti. Emekçi halkın senyörlere ve büyük toprak ağalarına saygısı, bağlılığı hiç değişmeyecek gibiydi, geleneklere iyice yapışmıştı.

Yaşamın güncelliği, kilise çanlarıyla belirleniyordu. Beş bin nüfuslu Calanda’da iki kilise ve yedi papaz vardı. Ölümün varlığını her an duyumsuyorduk. ‘’Virgen del Carmen’ kilisesinde onlara çıraklık yapıyor, hem de kilisenin korosunda ilahiler söyleyip keman çalıyordum.

Dinin elle tutulur ağırlıktaki varlığı, köy yaşamımızın her ayrıntısını belirliyordu.

Cizvit okulunda aldığım eğitime karşın, varlığımı sıkı sıkı saran dine yönelik ilk kuşkularım, on dört yaşıma doğru uyanmaya başladı. Bu kuşkular, özellikle cehennem gerçeği ve anlaşılmaz bir sahne oluşturan Kıyamet Günü’ne ilişkindi. Tüm zamanlardan ve tüm ülkelerden, kadın erkek tüm ölülerin, Orta Çağ’daki mahşer tablolarında tasvir edildiği gibi toprağın bağrından çıkıp dirileceklerine bir türlü aklım yatmıyordu.

Saçma ve olanaksız bir şeydi bu.

Kendi kendime, milyar kere milyarlarca ceset dirilirse, bunca insan nereye sığdırılır, diye soruyordum. Ayrıca, eğer insanları cennet ve cehenneme ayıran son yargı kıyamet günü yapılacaksa, insana ölür ölmez verilen ilk ve değişmez ceza ya da ödül kararı ne işe yarıyordu?

***

Günümüzde ne cennet, ne de cehenneme inanan, ahireti, kıyameti ve mahşeri kabul etmeyen çok papaz var. Bu papazlar, benim din eğitimim sırasındaki kuşkularımla herhalde pek eğlenirlerdi.

Kimi insanoğlu evreni sonsuz düşlüyor, kimi mekân ve zamanla sınırlı olduğunu ileri sürüyor.

Her iki görüş de beni çözümsüz bir sırla karşı karşıya bırakmakta.

Bir yandan, sonsuz evren imgesi anlaşılır gibi değil. Öte yandan, zaman ve mekânla sınırlı, günün birinde yok olacak bir evren düşüncesi beni hem büyüleyen, hem de korkutan bir boşluğa düşürüyor.

Sonsuz evrenle sonu olan evren kavramları arasında gidip geliyor, neye inanacağımı bilmiyorum.

İnançsız biriyim ve inancın, her şey gibi raslantıdan doğduğu kanısında olarak, Tanrı var mı, yok mu, çemberinin içinden çıkamıyorum.

Çıkamadığım için de girmiyorum. Kişisel uygulama olarak, çok basit bir yargıya vardım: İnanmak ya da inanmamak, aynı kapıya çıkıyor!

Tanrı’nın beni her an gördüğüne; sağlığımı, davranışlarımı, isteklerimi ve yanlışlarımı izlediğine inanamıyorum.

Sonsuza dek beni cezalandıracağına da inanmıyor, daha doğrusu kabul edemiyorum.

Ve bu düşüncemi, ‘Tanrı sayesinde tanrısızım’ kuralıyla özetledim.”

***

Bu satırlar, 20.yüzyıl sinemasının en büyük ustalarından İspanyol sanatçı Luis Bunuel’in “Son Nefesim” adlı anılar kitabından alınmıştır.

Zaman, yer ve kültür farklılıklarına karşın, evrensel soruya verilen kişisel bir yanıt olarak, anlamlıdırlar.