Travma neymiş?
Vatan · 21 Temmuz 2008
Bugün sütunumu, psikanaliz uzmanı Doç. Dr. Celal Odağ’ın, topluma “travma” geçirtenlere ibret olacak psikanalitik “trauma/örselenme” yorumuna bırakıyorum:
Trauma/örselenme, bir bireyin ya da toplumun kısa sürede kaldırabileceği ya da işleyebileceğinden daha fazla uyaranlarla karşılaşmasıdır.
Uyaranların şiddeti ile kişinin dayanma gücüne bağımlı olarak örselenmeler bireyde ve toplumda yaralayıcı, bütünlüğü dağıtıcı izler bırakır.
Güven sarsılması, çaresizlik, uykusuzluk ve yerinde duramamak, soluklanamamak, sıkıntı, örselenmiş kişilerin ortak klinik belirtileridir. Bu belirtilere anlamsız korkular, kötü bir şey olacağı beklentisi, kolay kontrol yitimi ve panik eşlik eder.
Örselenmeler çocukluğumuzla başlar. İlk özerklik eğilimleri, sevilen nesnenin (anne/baba) engelleyici, bazen itici bazen yutucu, bazen de sömürücü olan yaşantıları, sevilen ve güvenilen nesnenin cezalandırıcılığı bireylerin ilk örselenme deneyimleridir.
Bazen çocuğun içinden gelen istemleriyle dışardan gelen yasaklar arasındaki şiddet dengesizliği, işlenemediği konumlarda örselenme özelliği kazanır. Anne ve babanın kaybı, şiddetli bir örselenme nedenidir. Tıpkı boşanmaların, ayrılmaların, sık yer ve nesne değiştirmenin yarattığı örselenme etkisi gibi.
Örselenme bu özellikleriyle bizim, ruhsal yapımızın, bireyselliğimizin, aslında yazgımızın önemli bir belirleyicisidir.
Özetle bireylerin ya da toplumların tek bir örselenme etkisinde kaldıkları düşünülemez. Bu anlamda gelişim, yaşanan birçok örselenmenin dengeli işlenmesidir. Gelişim sıralamasında örselenmeler birbirleriyle bağlantı ve dizgesel bir etkileşim içindedir: Her yeni örselenmeye eskinin izleri yansır. Her yeni örselenme eskinin daha şiddetle yinelenmesidir aynı zamanda. Önemsiz görünen bir nedene, şiddeti orantısız tepki verilmesi eski bir örselenmeyi ve onun hâlâ süren etkisini düşündürmelidir.
Bu kuramsal doğrulara dayanarak “Atatürk devrimleri travma yarattı” görüşünü irdelerken, geriye attığımız ilk adımda Sevr Antlaşması çıkar karşımıza.
Sevr’in gerisinde de Osmanlı’nın duraklaması ve gerilemesi yatar.
Ondan önce de Orta Asya’dan Anadolu’ya gelişimiz, İslamiyeti kabulümüz gibi örselenme yaratacak şiddetli değişimlere rastlarız.
Bu iki değişimin ne denli örseleyici etkileri olduğu yönünde veriler yok.
Ama yalnız Sevr Antlaşması bile başlı başına bir örselenmedir.
Sevr kısa zamanda bir buçuk milyon kilometre kare toprağın yitimidir. Ulusal onurun yitimidir. Psikotik bir dağılmadır. Katlanılamayacak yası, psikotik korkuları da içerir.
Tüm bunları bizim ulusça işleyemediğimizi düşünmekteyim. Batılı’ya karşı yaşadığımız güvensizliğimizde, bazen aşırı, bazen tepkisel davranışlarımızda, cumhuriyetin korumasız kalacağı kaygılarında bu örselenmenin ardılları yansır.
Örseleyici oldukları varsayılan Atatürk devrimlerini de anlatılan eski örselenmelerden soyutlamak olanaksızdır. Sevr’in ardından gelen devrimlerin o günlerde toplumun azımsanamayacak bir kesimine bir umut olması, başarıyla özdeşleştirilmesi, bütünleyici oluşu, devrimlerin doğasında varolan örseleyici nedenleri çok azaltmıştır.
Devrimlerin kısa süreye sığdırıldığı doğrudur. Okuma yazması olmayan birçok Müslüman anne ve babanın, devrimleri kutsadıkları, aydınlığı arayışa sezgisel bir destek verdikleri de bilinir. Atatürk devrimlerinin örseleyici olduğu savını ise koşullu onaylamak gerekiyor. Devrimler toplumun bir kesimini olumsuz etkiledi çünkü. Tümünü değil. Aydınlık karşıtı kişiler, laisizmi dinsizlikle karıştıranlar, kadın erkek eşitliğinden ürkenler için devrimler bir örselenme etkeni oldu.
Devrimlerin ulusumuzun bir kesimi için “umut” başka bir kesimi için “örseleyici” olması toplumsal bir bölünmeyi işaretler. Birinin ak dediğine diğerine kara dedirten ve temelinde şiddetli bir yıkıcılığı içeren bu bölünme aslında cumhuriyetten çok önceleri başlamış ve yüzyıllardır sürmektedir.
Bazen kurbanlarını da vererek. 31 Mart’ı, Madımak olaylarını, “devrimler örselenme yarattı” tartışmalarını bu kapsamda anlamak gerekiyor.
Bunu görmek ve anlamaksa, inanın lütfen, çok sıkıntılı bir süreç. Çok üzüntü veren bir süreç.
Dr. Celal Odağ