Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2008

Eksiltilmiş ömürler

Vatan · 22 Temmuz 2008

Sokaktaki meşum gürültü, ses belleğime tanıdık bir ürperti olarak yansıdı. Koşup tüm pencereleri kapattım. Dışarı baksam, ne göreceğimi biliyordum: Sokakları ilaçlıyorlardı. İçim, acı bir gülümsemeyle buruştu. Sinekleri öldürmek uğruna, zaten taşıtların zehirlediği havayı soluyan insanları, birazcık daha zehirlemek gerekiyordu. Demek. Tıpkı kanalizasyon karıştığı için kirlenen şehir sularındaki mikropları öldürebilmek için klorla zehirleyerek, birazcık da insanları zehirlemek gerektiği gibi. Demek. Ya da arıtmadan denize akıtılan sanayi atıklarıyla zehirlenen denizde avlanan balıkları yiyen insanların DA biraz zehirlenmesi gibi. Demek.

Temizlik için kullanılan deterjanların, çamaşır sularının zehirlediği sularla beslenen sebzelerin, meyvelerin tarım ilaçlarının, dönüp dolaşıp insanların kanına karışması, acaba neyin rövanşıydı?

Ortak budalalığın mı, yoksa vurdumduymazlığın mı?

***

Pencerelerin ardında boğuklaşan, aşina sese çevirdim dikkatimi yeniden. Ben bu gürültünün aynısını bir sinema filminde duymuştum, ama hangisinde? Belleğimin tarama motoru “sessizce” çalışırken, dalıp gittim, ilgisiz ve afaki konulara. Belki de ASIL konuya: Varsılın ve yoksulun, sorumlunun sorumsuzun, suçlunun suçsuzun, sorunları yaratanlarla çözmeye çalışanların ayırt edilmeksizin aynı potada eritildiği, aynı çevreyi paylaştığı, çünkü aynı zehirli havayı soluyup, aynı zehirli sularda yıkandığı aynı zehirli topraklardan beslendiği, aynı acınası ve çözülemez kader ortaklığını düşündüm.

Öyle bir kader ortaklığı ki bu, temelindeki hata, suç ve budalalık zincirine dahil olmak gerekmiyor. Aktörlerden ya da etkenlerden birinin sorumsuzluğu ya da cehaleti, hiçbir sorumluluğu olmayanın yaşam fayını da tetikliyor.

Varılan noktada, sorumluluğu olmayan var mı gerçekten? Hayır, yok. Kimi tepkisizlikle paylaşıyor suçu, kimi kaçarak. Oysa bu Rus ruletinin sonunda, kimse kaçamayacak. Çünkü soluduğumuz hava, musluklarımızdan akan su, beslendiğimiz toprak, ortak!

***

Türkiye’de belki de kimse hesap vermediği için kendi kendisine, başkasına da hesap sormuyor.

Kimsenin aklına gelmiyor ki, GERÇEK haşere mücadelesi, insanların soluduğu havayı da zehirleyecek şekilde yapılmaz. Önce, o iğrenç ve pis kokulu çöp arabaları yıkanır. Hem de her gün. Sokaklardan önce çöpçüler temizlenir, çöpçülere temiz giysiler verilir. Hem de her gün. Önce, çöp fabrikaları kurulur.

Bugün çöplüklerden geçimini temin eden insanlar, o fabrikalarda istihdam edilir. Çöpler bu fabrikalarda ayrıştırılır, bir bölümü kâğıt olarak geri döner, bir bölümü plastik olarak. Gerisi de fabrika fırınlarda yakılır. Elde edilen enerji, bir semtin, iki semtin ısıtılmasına, ışıklandırılmasına yarar. Önce bataklıklar kurutulur. Dereler, sokaklar temizlenir. Atık sular arıtılır.

İşte o zaman, sivrisinek ve sinekleri öldürmek için, insanların soluduğu havayı zehirlemeye gerek kalmaz.

Gecekondulara tapu verilmez, tapu verilmeyene ikametgâh belgesi verilmezse, su kaynaklarına kanalizasyonları akıtanlar, dere yataklarını tıkayanlar, seçme ve seçilme hakkını kullanamazlar.

Oy kullanamayan cahil kurnazlık, havamızı, suyumuzu, yediklerimizi zehirleyen zihniyeti, kendisine benzeyeni seçemez başımıza.

Toprağın her boşluğuna yeni bir gökdelen dikilmez ve halihazırı kaldıramayan kanalizasyonlara yeni yük bindirilmez. Altyapısı olmayan yerleşkeye, üstyapı kondurulmaz. Böylece caddeler ve sokaklar da b.k kokmaz.

İşte o zaman, tükenmiş barajlara basılan kanalizasyon sularını arıtmak, musluklarımızdan kloru suyundan fazla sıvı akıtmak gerekmez.

Tabii ki bütün bunlar hayal ve rasyonelleşme sürecine kadar, daha çoook insan kanser olacak. Kurtarılmış sanılan bölgelerde yaşayan, sağlığına pek dikkat edenlerin ardından, “Ayol ne sigara içerdi, ne içki!” diye şaşılacak.

Çünkü hava ortak, su ortak, toprak ortak ve hepsi zehirleniyor yavaş yavaş.

Pencerelerin ardında uzaklaşan meşum sesi hatırladım. “Yeşil Güneş” filminde, insan etinden yapılan protein tabletlerine hücum eden kalabalığı yaran ve topladıklarını fırınlara taşıyan zırhlı kepçelerin gürültüsüydü, tıpkı.