Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2008

Bin yıl sonra tarih

Vatan · 28 Temmuz 2008

2999 yılında, eğitimlerini evrensel bilgi işlem merkezine ve dünyanın öbür ucundaki öğretmenlerine optik kablolarla bağlı internet aracılığıyla sürdüren öğrenciler, Türkiye tarihine ayrılan web sayfasında şunları okuyacaklar: “625 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu’nun, Orta Çağ’a ayarlı devlet yapısını yenileyemediği için çürüyüp parçalanmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderi de imparatorluğun sonunu hazırlayan nedenler tarafından belirlenmiştir. 20. yüzyıl başında çağına ayak uydurmaya ve demokrasiyi örnek almaya çalışan cumhuriyet rejimi, kısa sürede yeteneksiz, eğitimsiz, dar görüşlü ve çıkarcı yönetim kadrolarının eline geçti. Bu kadrolar, devlet hazinesini tıpkı Osmanlı gibi çıkar çevrelerine peşkeş çektiler. Halkı belli bir eğitim ve refah düzeyine çıkaracak köklü reformlar yapmak yerine, rahat dursunlar diye çapulcu takımına ulufe olarak dağıttılar. Üst sınıfların çoğunu, alt sınıfların azını paylaştığı ulufelerin spekülasyon geliri üzerinden vergi toplayamadılar. Vergi alabildikleri tek kesim orta sınıf yok oldu. Çağdışı ve benzeri hiçbir ülkede görülmeyen kâr oranlarıyla çalışan üst sınıfların sergiledikleri varsıllık ve sürdükleri sefahat, hiçbir şey üretmeyen, üretemeyen, cahil ve sosyal hizmetsiz bırakılan alt sınıf yığınlarının kıskançlık ve öfkesiyle baş başa kaldı. İktidar olmanın sağladığı çıkarları feda etmek istemeyen politikacılar ile sınırsız ve ölçüsüz kazançlarının vergilendirilmesine direnen büyükbaş ulufeciler el ele verip, çığ gibi büyüyen yoksul halkı zapturapt altında tutabilmenin çaresini aradılar. Çareyi, demokratik, sosyal ve rasyonel bir devletleşme politikası yerine, ‘popülizm’de buldular.

Popülizm politikası sonucu beslenemeyen bir nüfus patlaması oldu ve kentler hızla kırsal kesimden göçen halk tabakalarıyla doldu. Özel araziler ve kamu arazileri yağmalandı, altyapısı kurulmayan yerleşim bölgelerinde ‘hiçbir hizmet ve hakkın’ bedelini ödememeye alışan, daha çoğunu isteyen talancı ve isyancı bir toplum kesimi yaratıldı. Yine aynı politikanın sonucu, Osmanlı’nın sonunu hazırlayan dinciliğin gelişmesine izin verildi, cumhuriyet yasalarının çiğnenmesine göz yumuldu, rejimin tek düşmanı olarak komünizm görüldü ve solcu görüş sahipleri, sözümona milliyetçi, aslında dinci ve faşist paramiliterler tarafından yok edildi. Devletin içindeki talanı devam ettirebilmek için, yolsuzluğu eleştiren ve doğru yolu gösteren fikir adamları, faşist mafya çetelerine öldürtüldü. Türkiye, girdiği düşüş döneminde kendisini yıkmak isteyen dış güçlerin desteklediği ayrılıkçı çeteler ve geçmişinde şiddetle bastırdığı tüm aşırı uçların silahlı ve fanatik artçıları tarafından teröre gömüldü, çoğalan yoksul ve cahil kesimi susturabilmek için bu kesimin değnekçileri, aşiret reisleri, köy ağaları ve tarikat şeyhleriyle işbirliği yaptılar ve çıkar çevrelerinin paralı mafya elemanları yanısıra gözlerini seçim sandıklarına diktiler (...).

Sonrasına beraber devam edelim, tarihin “devamını” birlikte yazalım desem sevgili okurlarım... Bu ülkenin aklıselim sahibi, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilen, cesaret ve azmin ihtiyaç duyduğu gücü tertemiz vicdanından alan insanları da var biliyoruz. Hem sayısı hiç de az değil, en azından tarih yazmaya yetecek kadar...

(*) 1999’da yazılmış bir yazımdan.