İskemle üstünde fikir tüttüren masa
Vatan · 12 Ağustos 2008
Bizim ev, iki haftadır personeli pasaklı bir iş yerine benziyor. Aslında evden, evin içindeki evi, yani ailemden kalan yüzyıllık yemek masasını anlamak gerekir.
Boyum kısa sayılmasa da erişkin yaşımda bile her oturduğumda bana “alçakgönüllü” olmayı empoze eden masadan uzun süredir kurtulmalıydım.
Üstüne yastık koyarak ancak yetişip, yetiştiğim zaman da hâlâ ayaklarımın yere basmadığı bir lenduhayı, çoktan atmalıydım başımdan.
Bu masa, benim kâbusum.
Ama her seferinde kâbusu sürdüren bir bahane buluyor ve masayı kurtarıyorum.
Sonuncu bahanem: “Aman satmayalım, çok sağlam, deprem olursa altına gireriz!”
Oysa altındaki tablayla üstündeki tablayı birleştiren beş sütunlu tiyatro sahnesine, bir tek ben sığabilirim.
Eskiden, Rengin’le birlikte sığınırdık.
Orada evcilik oynar, çevresine dizilen konukların dizlerinden çektiğimiz peçetelerle tiyatro sahnesi kurardık, Rengin’le...
Sonra o sıkılıp çıkar, ben yalnız devam ederdim.
Masama hiç olmazsa, “klostrofobi”ye karşı şerbetlilik borçluyum.
Onun altını, ana karnı gibi bir korunak algılardım.
Sanırım bugün “deprem olursa...” bahanesinin altında bu korunak duygusu yatıyor.
Köşesine oturduğumda beni hâlâ küçük bir çocukmuşum gibi hissettiren ulaşılmazlığını da “baba otoritesi” olarak algılıyorum.
Üstünde yemek yediğimi ve yazı yazdığımı düşünecek olursanız, babamın ölümüyle bıraktığı boşluğu, onun otoritesini simgeleyen masayla doldurduğum söylenebilir.
***
Her neyse, bu masanın rüyalarım ve kâbuslarımla, benim hayatımın vazgeçilmez bir parçası olduğunu anlamışsınızdır.
İşte BU masayı iki haftadır on iki kişilik pozisyonuna getirdik, bir ucunda Daniel’in devasa bilgisayarı, ötekinde benimki, çiftlerin kahvaltı masasında telefon aracılığıyla irtibat kurduğu İngiliz karikatürlerindeki gibi günde en az 12 saat, karşılıklı çalışıyoruz.
Daniel yeni kitabını yazıyor, ben Vatan yazılarımı ve yeni romanımı.
Masanın hali berbat: Gazeteler, kitaplar, sigara filtreleri, izmaritler, ekmek kırıntıları, tütün zerreleri, uçuşan küller, simit susamları, orasına burasına not alınmış kağıt parçacıklarıyla günübirlikçi sahiline benziyor. Mangal eksikliğini printer’la gideriyoruz.
Masanın bir ucundan bir ucuna, ekranların arkasından kafaları uzatıp konuştuğumuz oluyor, bazen.
Dünkü Vatan’ı okurken, Daniel’e, otoyolda lastiği patlayınca arabayı emniyet şeridine çekmeden inip bakmak isteyen sürücünün, arkadan gelen bir arabanın arabasına çarpması sonucu telef olan 4 kişilik ailesi’ne dair haberi aktardım.
Daniel, bizler kadar başarılı bir “cık cık” sesi çıkardıktan sonra, “Türkler sadece önlerine bakıyor,” dedi, “Arkadan gelene aldıran yok! Sanki hepsi sonuncu, arkası boşmuş gibi davranıyor...”
Eşimin, Türklerin trafik reflekslerine dair yaptığı bu basit saptama, gazetenin sayfasını çevirince gözüme takılan haberle özgün bir anlam kazandı: Bir İngiliz dergisi, Bodrum’da “18 pound verilen erkeklerin, kapanın elinde kaldığını” iddia ediyordu.
Küresel sektör trafiğinde, önüne bakıp arkasını kollamayan nüfus epeyce kalabalık.
***
Geçen haftaki “Ulusal Şantiye, Yerel Rantiye” başlıklı yazımda AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin Sakarya’da amcaoğlu Davut Dişli’nin üzerine kaçak Sırma Su fabrikası inşa ettiği kamu arazisini imara açmak üzere, AKP’li Belediye Başkanı Aziz Duman’la anlaştığını müjdelemiştim. Meğer Şaban Dişli, AKP’nin Sakarya’dan Silivri’ye imar değişiklik tezgâhının haznedarıymış!
CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu, Şaban vekilimizin Silivri’de yalnız ‘bir’ arsanın imar durumunu değiştirmek karşılığı lüplettiği 1 milyon dolarlık ‘ücret’i belgeledi.
Vekilimiz Şaban ve diğer şabaniye ümmeti, Türkiye’nin nesine darbe vuruyor sizce, milletin ardından mı geliyor, yoksa önünde mi gidiyor?
Bence trajedi, bu sorunun cevabında yatıyor. Herkes sonuncu olmak peşinde, oysa arkadan hep birileri geliyor!