Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2008

Acının tatlısı

Vatan · 18 Ağustos 2008

Başkasına acı çektirerek zevk alan “sadist”lerin isim babası Marquis de Sade, yetmiş dört yıllık ömrünün otuz yılını düşünceleri yüzünden zindanlarda geçirdi. Kapsadığı şiddet, vahşet ve cinsel sapkınlıklar yüzünden, yazdığı kitapların yarısı, 18. yüzyıl Fransa’sında yakılarak yok edildi. 1791 Büyük Fransız Devrimi sırasında, devrim liderlerinden Marat için bir oyun yazan Sade, Cumhuriyetçiler tarafından hapisten çıkarıldı ve Brutus Sade lakabıyla donatılarak Kral yanlılarının yargılanıp, genellikle giyotine gönderildiği devrim mahkemelerinden birinin başına getirildi. Oysa Sade’ın kendisi, “sadist” değildi. Ölüm cezasına karşıydı ve devrimci dostlarına, “Ey dürüst insanlar, bir insanı başka bir insanı öldürdüğü için ölüme gönderiyorsunuz. Bir yerine iki cinayet işlemek anlamına gelmez mi bu?” diyordu.

Devrim mahkemesi başkanı, Sade’ın karşısına, baş düşmanı ve kendisini 13 yıl Bastille zindanlarında çürüten adam, Yargıç Montreuil getirildi günün birinde. Montreuil, eski hükümlüsünün başkanlık ettiği mahkeme heyetinde görev almak istiyordu. Marquis de Sade’ın değil ona görev vermek, giyotine göndermek olanağı bile vardı. Sade, Yargıç Montreuil’ün yanına giderek elini sıktı, sırtını sıvazlayarak cesaret verici sözler söyledi ve kendisini mahkeme heyetine dahil etti.

İnsandaki kötülük dürtüsünün, iyilik dürtüsünden daha güçlü olduğuna inanan Marquis de Sade, Napolyon tahta çıkınca yine içeri tıkıldı ve zindanda öldü. Ama sadizme yaşam veren Sade öldü diye, insanlar daha iyi olmadı.

Sade’nin isim babası olmakla yetindiği sadizmi, bir de şöyle düşünün:

İnsanların yarısı acı çekmekten zevk almasaydı, eziyetten, baskıdan, zorunluluktan, çaresizlikten, edilgenlikten gerçekten rahatsız ve şikâyetçi olsaydı, öteki yarısı sadist olabilir miydi?

Hayır.

Çevrenize bir bakınız, çektiği çileye ağlaya sızlaya razı olan, ancak acı vereni ya da acıya neden olan olguyu ortadan kaldırmak için hiç bir şey yapmayan mazoşistlerle doludur. İşte sadizmin gönülsüz kurbanı gibi görünüp, aslında “dertleri zevk edindim kendime, bende neş’e ne arar” modunda keyif üretmek demek olan mazoşizm, insan ruhunda sadizm kadar güçlü ve köklü bir dürtü.

Başka bir deyişle, yeryüzü nüfusunda ne acı vermek, ne de acı çekmekten zevk alan çok az sayıda “sağlıklı” insan var. O kadar azlar ki, güçleri sadist/mazoşist dengesi üstüne kurulu dünya düzenini değiştirmeye yetmiyor.

Oysa insanlığın en köklü kültürü, din olgusu, hemen her türünde çoğunluğa yaygın bu “acıdan damıtılan tat” dengesinden epeyce yararlanıyor. Allah adına konulan yasaklara boyun eğiş, kaderine rıza, bu dünyada çekilen çilenin öteki dünyada ödüllendirilmesi, acının sonunda vaat edilen zevkten başka nedir?

İnsanları, daima birey haklarından, çoğunlukla dünya nimetlerinden ve bazen yaşamından fedakârlık etmeye koşullayan dinsel ya da ideolojik iman da aynı sadist/mazoşist eğilimin bir sonucudur.

Ama en uç örneğini, “öldürerek intihar” olgusunda gördüğümüz bu eğilimin, insanların toplumsal psikolojisine yaptığı en büyük kötülük, günümüzde sayısı çığ gibi artan “canlı bombalar” bile değil!

Marquis de Sade: “Pişmanlık, alışkanlığın öldürdüğü geçici bir duygudur. İşlenilen tek bir cinayet, vicdanımızı sızlatabilir. Ama cinayet çoğalınca, onlarca, yüzlerce kez tekrarlanınca, vicdan susar” der.

Televizyonların karşısında, gazetelerimizin ardında binlerce hırsızlık, işkence ve cinayeti kılımız kıpırdamadan izlemenin, bundan daha anlamlı bir yorumu olabilir mi?

Sadist/mazoşist alışverişte, insanı insan olmaktan çıkaran asıl bu işte: Kanıksamak.

Yolsuzluktan haksızlığa, dayaktan cinayete, Türkiye de kanıksadığı için bu noktada.

Alışkanlık mazoşizmin acı eşiğini yükselttikçe, bu ülkede sadistlere daha çook gün doğar.