Faşist ahlak, demokrat muğlak
Vatan · 19 Ağustos 2008
ABD’nin ilk, etkin, yetkin ve gerçek sansür bürosu New York Society for the Suppression of Vice, 1872 yılında bir posta memuru, Anthony Comstock tarafından kuruldu.
1873’te yasallaştırılarak devletin resmi sansür kurumu statüsüne kavuşan New York Cürüm İtlaf Kurumu, bir yıl sonra, yani takvimler 1874’ü gösterdiğinde 194 bin ahlaka aykırı resim ve illüstrasyonu, 134 bin “pounds” ağırlığında kitabı, 14 bin 200 taş plak ve 60 bin 300 tüketim eşyasını yasaklayıp toplatarak, yakmış bulunuyordu. Comstock, başsansürcülüğü kimselere bırakmadığı kurumun 1915 yılına değin gösterdiği performansı, ölümünden iki yıl önce verdiği son söylevde şöyle açıkladı:
“Burada görev yaptığım 41 yıl boyunca mahkûm ettirdiğim suçlular, her biri 60 yolcu alan 60 tren vagonunu doldurur ve 61’inci vagon halen yoldadır. Bu süre içerisinde yok ettiğim ahlaksız yayınların ağırlığı ise 160 bin tondur...”
Mr. Comstock’un gurur tablosunda açıklamadığı tek ayrıntı, imanlı mücadelesi sırasında yalan yanlış suçladığı ve töhmet altında bıraktığı 15 kişinin intiharıdır...
***
Nazi propaganda bakanı Joseph Göbbels, 10 Mayıs 1933’te Berlin’de 100 bin kişilik bir kalabalığın ve kameraların karşısına geçip, birkaç dakika sonra ateşe atılacak 20 bin kitabın önünde şöyle diyordu: “Bu gece, geçmişin ahlaksızlıklarını yakmakla iyi ediyorsunuz. Eyleminiz büyük, eyleminiz simgesel ve güçlü. Tüm dünyaya eski düşüncenin öldüğünü, bittiğini müjdelemekte. Bu küllerden yeni düşüncenin Anka kuşu doğacak!” Külleri savrulan “eski” düşünce kitapları arasında Freud, Steinbeck, Marx, Zola, Hemingway, Einstein, Proust, Heinrich, Mann ve Brecht’in yapıtları vardı. (Bkz. Christophe Courau, Historia dergisi, Eylül 2001)
Katolik Papalığa bağlı Engizisyon üst kurulunun yasakladığı kitaplara ilişkin ilk listesi 1559 yılında yayımlanmıştır. Bu liste ne zaman yürürlükten kaldırıldı, biliyor musunuz? 1966 yılı haziran ayında... Ve iptal edildiği gün Katoliklere yasaklı kitaplar listesinde Graham Green’in yapıtları da vardı!
Ama 1981’de Şili diktatörü Augusto Pinochet, salt Lenin’in başucu kitabıydı diye, Cervantes’in 1605 yılında yazdığı Don Kişot’un bile yayınlanmasını, dağıtılmasını ve okunmasını yasakladı!Demokrasi tarihi epeyce uzun ülkelerde bile, fikir suçları adi suçlara oranla daha şiddetli olmasa bile daha yaygın ve etkili cezalandırılmış, bugün ABD ve Avrupa’daki düşünce özgürlüğünün yerleşmesi için 1968 isyanlarını beklemek gerekmiştir. Tek farkla: Bütün bu ülkelerde, henüz demokrasiden söz edilemeyecek dönemlerde, fikir sansürlenir ve kovuşturulurken bile mali suçlar da en ağır biçimde cezalandırılmıştır.
***
İşte Türkiye’ye, bu açıdan baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor: Ülkemizde kadın, alkol, cinsellik üzerinde toplumsal bir sansür var. Bu toplumsal sansürü besleyen fikri eleştirmek de sansürleniyor, çünkü tehlikeli sayılıyor. Cezası linç olmazsa, kim vurduya gitmek olabiliyor. İktidarı yazarak, konuşarak eleştirmek de yürek istiyor... Mahkemelerde süründüremediklerinin üstüne maliyeyi sürüp işini bitiriyorlar. İş alanında ise yalaka ve yandaş olmayana da ihale mihale vermiyorlar.
Buna karşın, Maliye’nin asıl kovuşturması gereken yolsuzluk serbest. Rüşvetçilik olağan. Rantçılık, sansürsüz.
İktidarın rant tezgâhının önemli bir dişlisi, Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli de zaten dokunulmaz.
Sorarım size, askere gitmeden önce veda etmek istediği sevgilisiyle yattı, kalktı diye değil, “konuştu” diye bir delikanlının köy gençleri tarafından linç edilerek öldürüldüğü bir ülkede, Şaban vekilimizin dokunulmazlığını kaldırmayan, zaten hiçbir yandaş yolsuzluğunu tınmayan iktidar sistemine ne denir?
Demokrasi mi, faşizm mi?
Demokrasiyse neyin demokrasisi, faşizmse neyin faşizmi?
Bu ahlakın okunmasından geçtik, dokuması nedir? Pötikare mi, piyedöpul mu? Bu soruların yanıtını karada türbana mı sormak gerekir, denizde haşemaya mı?