Anıların emanetçisi
Vatan · 2 Eylül 2008
Gencecik bir gazeteciydi Guillaume Moingeon. Büyük umutlarla başladığı mesleğinde işsiz kaldı bir gün. Zordu, gazetesi olmayan gazeteci olmak. Genç Guillaume, iyi ya da kötü, yazmak için eğitilmişti. Boş durmayı içine sindiremiyordu.
Tuttu, aile tarihini yazmaya başladı. Nineleriyle röportaj yaptı, dedelerinin savaş anılarını not etti ve ortaya bir günce çıktı. Yazdığı kitap, ailesi tarafından çoşkuyla karşılandı, ama yayıncılar burun büktüler.
Guillaume’un cesareti kırılmadı. Ailesinin kitaba gösterdiği ilgi, işsiz gazeteciye fikir vermişti. Fransa’da, kitaplarını kendileri yazmayan ‘ünlü yazar’lar vardı. Yazmayanlara ‘kalemlik’eden yazarlara da ‘zenci’ deniyordu. O da niçin ünsüz yazamayanların ‘kalemlik zencisi’ olmasınddı ki?
Ve Guillaume, kulağını ve kalemini, hayatlarının romanını yazdırmak isteyenlere kiraladı. Vizitesini, bir anlatı seansının kağıda dökümü dahil, saati 20 YTL’den belirlemişti.
Unlarını elemiş, çocuklarını büyütmüş, yapayalnız yaşayan emekliler artık iki laf edebilmek, ‘hayatım roman’ inancını kâğıda dökmek ve deneyimlerini, acılarını, mutluluklarını, torunlarına tosunlarına bir kitap olarak bırakabilmek için Guillaume’un yolunu gözlüyorlardı.
Guillaume, anılarının kitabını bitirip teslim ettikten sonra, bir çekmecede tek nüsha olarak saklamak ya da ceplerinden ödeyip bir matbaada bastırmak, onların bileceği işti.
Gazeteciyken asgari ücretle çalışan genç adam, birdenbire CEO gelirine kavuşmuştu. Üstelik yeni işi çok hoşuna gidiyordu. Yaşlı bir kadın müşteri, işsiz gazetecinin kendisine icat ettiği iş hakkında: “Çocuklarım elli yaşlarını devirdiler, evleri var, mobilyaları var. Benim olan hiçbir mala ihtiyaçları yok artık. Ama yazdırdığım bu kitap kalıcı. Bitince onu deri kapakla bastıracağım. İçine kendi annemin yüz yıl önceki giysilerle fotoğrafını, asker üniformalı babamı, merhum kocamın Hindiçini seferinde çekilmiş resimlerini koyacağım. Ve bütün torunlarıma
Guillaume Moingeon, anıların emanetçisi olarak yıllar önce Fransız medyasına geniş geniş, uzun uzun haber konusu olduğunda, acı acı gülümsemiştim: İşsiz, genç bir gazeteci, istihdam edilmeyi hayal bile edemeyeceği Le Monde Gazetesi ve onu izleyen televizyonlar tarafından ‘şöhret’ yapılmıştı...
Bir de, aynı meslek Türkiye’de icra edilse... diye düşünmüştüm.
Hayatı roman Fransızlar, yazdırdıkları kitabı ortalama 100 vizitede bitirseler, ederdi sana 2 bin YTL. Baskı parası falan, her kitap yazdıranın demek ki en az 4-5 bin YTL’yi gözden çıkarması gerekti.
Türkiye’de böyle bir tutarı, torunlarına bir kitap bırakmak için harcayabilecek kesim belliydi.
Acaba neyi anlatırlar, anlatabileceklerinden ne kadarını yazdırabilirlerdi?
“Sonra abicim, dişli bir milletvekili geldi. Bak oğlum, dedi. Belediyecilikten kaç para kazandığın belli, çak imzayı şuraya, açalım şu arsayı imara, çoluk çocuğun yüzü gülsün, dedi. İşte ufaktan başlayıp, han hamam sahibi böylece olduk” mu diye aktarırdı anılarını?
Yoksa... “Efendime söyleyeyim bir gün, sayın bakanım telefon etti. Abi, bu ihale senin, dedi...” diye başlar mıydı köklerini anlatmaya ve bırakmayı düşünür müydü, ‘hayatının romanını’ ailesinin gelecek kuşaklarına?
Ya da... “Allah için bir Kur’an kursu kurduk, çocukları fakirlerden, paraları Almanya’dan topladık, sonra bir gün kurs binası çöktü. Kısmet işte. Fukara çocukları telef oldu, ama bizim villalar sağlam, oğlumu da zaten eltimin amcaoğlu Amerika’da okuttu...” diye mi yazdırırlardı başarı öykülerini?
Türkiye’de hayatı gerçekten roman olanlar var. Trablusgarp’tan Rus cephesine, Sina çöllerinden Güneydoğu Anadolu’ya, Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ına taş çıkaracak romanların kahramanı onlar.
Onlar, kana doymayan bu toprakları anlatacakları çocuklarının yarını olmayanlar. Onların, hayatlarını yazdıracak paraları asla olmayacak.
Paraları olanların da, yazdıracak hayatları.