Örsle çekiç arasında gazetecilik
Vatan · 8 Eylül 2008
Araştırmacı gazeteci Tuncay Mollaveisoğlu, bugünlerde Türk medyasında yer alan Deniz Feneri Derneği’ne ilişkin yolsuzluk iddialarının hepsini, hatta daha fazlasını tam bir yıl önce belgeleriyle açıklamış, Kanaltürk’teki Yolsuzluk ve Yoksulluk programında defalarca gündeme taşımıştı, sevgili okurlar.
www.forumvadisi.com sitesine bakın, Mollaveisoğlu’nun Yolsuzluk ve Yoksulluk programında belgeleriyle kanıtladığı Kanal 7 ile Deniz Feneri tezgâhında, daha sözü edilmeyen neler var neler. Örneğin, kanal yedicik de bir gemicik almış, meğer: Atlas 1. Almanya ile Türkiye arasında taşımacılık yapan bu gemicikle, kimbilir neler neler, ne bavulcular, ne kuryeler ve yükte hafif, pahada ağır eşya taşındı...
Taksi şoförlüğü yaparken Kanal 7 Avrupa’nın başına getirilen Mehmet Gürhan’ın Frankfurt Ticaret Odası’na kayıtlı şirketinin adı, şiir gibi: Weiss Handels, yani Ak Ticaret... Ne anlamlı, değil mi?
Başbakan Tayyip Erdoğan, bir yıl önce Deniz Feneri’ni ‘yakan’ Kanaltürk’ü bitirdiğinden beri, kimse olayın üzerine gidemez sanıyordu. Gerçekten de gidemezdi kimse... Eğer Alman Mahkemesi ve Alman medyası öne düşmeseydi!
Türk medyası, hem sağlamcıdır, hem de temkinli... Deniz Feneri’ndeki muazzam tezgâhın haberini, bekledi, bekledi, Alman mahkeme kayıtlarına ve Alman medyasına dayanarak vermeyi tercih etti.
Çok da iyi etti.
Çünkü Sayın Erdoğan’ın bam telinin, ‘Deniz Feneri’ne gerili olduğu ortaya çıktı! Neden mi?
Almanya’da Türklerin karıştığı pek çok yolsuzluk davası vardır, olur. Bunların hiçbirine Türkiye Başbakanı’nın muhatap olması gerekmez, zaten de olmamalıdır. Eğer Deniz Feneri davasının bir sanığı, Sayın Erdoğan’a haksız bir itham yöneltmiş ve bu itham basında yer almışsa, Başbakan’ın yapacağı tek iş, düzeyli ve soğukkanlı bir açıklamayla yalanlamaktır. Başka türlüsü düşünülemez.
Oysa Sayın Başbakan’ın tepkisi, hem çok mantıksız oldu, hem de çok ayıp. Anti demokratikliğini geçiyoruz, çünkü kendisinden zaten çok uzun süreden beri demokrasi beklemiyoruz ki, demokratik yaklaşım ve olgunluk bekleyelim.
Sayın Başbakan’ın tepkisi, ‘misilleme’ tehdidi oldu. Mantıksız, çünkü Vatan Gazetesi ya da Doğan Grubu’na ait başka bir medyada yayınlanan herhangi bir habere karşı tepki Hilton Oteli üzerinden verilmez.
Doğan Holding’in bambaşka alanda bir yatırımı, hükümetle iş ilişkileri, talepleri ya da şikâyetleri, Doğan Medya Grubu’nun üzerinde baskı aracı olarak kullanılamaz.
Kullanılırsa, ne Türkiye devlet sayılır, ne de zaten kullanan devlet adamıdır.
Ayıp oldu, çünkü Alman belgelerini yayınlayan Türk medya yöneticilerini tehdit edilecek kadar önemli, özgür ve bağımsız saymayıp, kısaca adam yerine koymayıp, doğrudan patronu, Sayın Aydın Doğan’ı hedef aldı.
Demek ki Başbakan, Doğan Grubu’nun da kendisinin AKP’yi yönettiği gibi yönetildiğini sanıyor. Çok yanılıyor. Doğan Grubu’nda demokrasi vardır, ifade özgürlüğü vardır ve imtiyaz sahibimiz Doğan ailesinin, tasvip etmese bile sineye çektiği pek çok gazeteci ve haber vardır. 2005 yılında, Doğan Grubu’nun bir gazetesinden TEK bir yazı yüzünden atılmış bir gazeteci olarak, gerçeği söylediğime güvenebilirsiniz: Aydın Doğan ve ailesi, kendilerine ait iki gazetede on dört yıl çıkarlarına ters düşen onlarca yazıma göğüs gerip, siyasal baskıya rağmen varlığımı kolladı. Atılmama neden olan yazı siyasal ve Aydın Doğan’ın üzerinde siyasal baskı olsaydı, yine korurdu.
Dolayısıyla Sayın Başbakan’a kötü bir haberim var: Baltayı taşa vurdu. Aydın Doğan, tehdide hiç gelmez.
Biz dürüst gazeteciler de, “soğan soyduğumu söylersen, sarımsak yediğini söylerim,” türünden misillemelere alışkınızdır. Patrona da kafa tutmayı biliriz, kelle vermeye de hazırızdır!
Başbakan’ın elinde çekici var, vurur. Ama örs bizim, örs dürüst gazetecilik. Bu örs üzerinde çok çelik dövüldü, çok çekiç eskidi.
Dayanmaya alışkınız.