Kehanet tamam, beddua yolda
Vatan · 11 Eylül 2008
Kitabın adı, İstanbul Risaleleri. 1995 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayınlamış. Belediye Başkanı, Milli Görüşçü Recep Tayyip Erdoğan. Refah Partisi’nden seçilmiş.
Kitabın 158. sayfasında, “Allah’ın gazabına uğrasınlar” başlıklı risale şöyle :
Fatih (1453 yılında) İstanbul’u alıp Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi. Hali perişan bir keşiş getirdiler. Huzura çıkardılar. ‘Niçin hapsedildin?’ diye sordular. Keşiş fala da baktığını ve muhasara (kuşatma) hazırlıkları sırasında (Bizans İmparatoru) Konstantin’in kendisini çağırıp İstanbul’u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil atmasını (fal açmasını) söylediğini, remilde İstanbul’un Türklerin eline geçeceğini bildirmesi üzerine Konstantin’in kızarak onu zindana attırdığını hikaye etti ve ‘Şimdi karşınızda bulunuyorum, demek falım doğru imiş,’ dedi.
Bunun üzerine Fatih de İstanbul’un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse mükafatlandırılacağını bildirdi. Keşiş remil attı ve şöyle dedi:
‘İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak. Ancak öyle bir zaman gelecek ki, elinizdeki emlak ve arazi azalacak. Bu suretle İstanbul, Türk malı olmaktan çıkacak.’
Bu falın bildirdiği neticeden müteessir olan (üzülen) Fatih, ellerini kaldırarak, ‘İstanbul’da edindiği yerleri ecnebilere (yabancılara) satanlar Allah’ın gazabına uğrasınlar’ diye beddua etti.”
Yukardaki satırlar, Tuncay Mollaveisoğlu’nun Görünmez Holding / Bir Yolsuzluk Belgeseli (Siyah Beyaz Yayıncılık, 2008)kitabından alıntıdır.
Ne gariptir ki, haraç mezat satılan Türkiye’de, İstanbul’un fethiyle en çok övünenler, İstanbul’u en doymaz, en arsız iştihayla pazarlayanlar oldu. Sonuncu talan, dişlinin kemirdiği Silivri, TESCO. Bıraksaydık, Galataport. Dubai kulesine arsa, Sevda Tepesi’ne imar, yasal direniş aşılınca, tamam. Boğaz köprülerinin satışı yolda, otoyolların eli kulağında. Boğaziçi’nde Paşabahçe, Tekel fabrikalarının arsaları sırada... Ve daha neler neler, ne stratejik mevziler, ne taktik mevkiler satıldı, satılıyor, satılmayı bekliyor.
Ben ne özelleştirmeye karşıyım, ne de yabancı sermayeye. Ancak bu ne özelleştirme, ne de yabancı sermaye. Bu bir yağma! Bu, hiçbir ülkede benzeri görülmemiş, yaşanmamış, olamayacak bir talan...
Bizlerden çaldıkları sadece mülkümüz değil, kimliğimiz, kültürümüz.
Sadece İstanbul’u örnek alırsak, 6 AB ülkesi büyüklüğündeki bu kentin Türkiye’de olduğu, abartmıyorum, bir yabancı gözüyle baktığınızda artık sadece oraya buraya asılan bayraklardan anlaşılıyor. Başka bir deyişle, İstanbul’un Türklüğü bayrak sallamaya indirgendi. Durumun herkes farkında olmalı ki, yerli yersiz asılan bayrak sayısı ve büyüklüğünde patlama var.
Eğer bu sözlerim sizi şoke ediyorsa, şöyle bir bakın yaşadığınız yere: Türkçe isimli kaç tabela, kaç dükkân, kaç marka var çevrenizde? Yemek, içmek, giyinmek için aldığınız kaç ürün Türkçe isim taşıyor? Kimi Arapça, kimi İngilizce, ama Türkçe değil. Artık değil...
Fatih’ten Maslak’a geçtiğinizde, Arabistan’dan Manhattan’a gelmiş gibi olmuyor musunuz?
Küreselleşme, bütün dünyayı birbirine yaklaştırdı, çok uluslu bir kültür yarattı her yerde, doğru. Ama Türkiye’deki dil kirlenmesi, gösterge dediğimiz sembol yozluğu, hiçbir yerde yok. Her kültür, öykündüğünün yanısıra özgünlüğünü de yaşatıyor. Oysa bizim ellerde, Türk olduğumuzu gösterecek tabela kalmadı: Ya Arapça, ya İngilizce. Türkçe tu kaka.
Bu yozlaşma, “babalar gibi” satılan mülke eklenince ortaya çıkan tablo çok açık: Türkiye el değiştirirken, yamanma kültürü de ahaliyi “yeni sahipleri”ne alıştırıyor. En çabuk alışan, en hızlı yabancılaşan İstanbul elbet.
Bizanslı keşişin kehaneti doğrulanıyor. Fatih’in bedduası ne zaman tutar, bilemem. Ama nasıl tutacağını, o kadar iyi biliyorum ki... Bir başka yazıda anlatabilirim.