Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2008

Tarihin damak tadı

Vatan · 2 Ekim 2008

Marmaray kazılarındaki son bulgular, İstanbul’un neolitik çağdan öteye bir yerleşim bölgesi olduğunu gösteriyor (Dünkü Vatan, Bülent Günal’ın haberi). Bu demektir ki, yalnız bizim bildiğimiz kadarıyla üç büyük imparatorluğun başkenti bu kent, sekiz ila dokuz bin yıllık bir uygarlık tarihinin üstünde oturuyor.

Kazılardan çıkan sonuç çok önemli ve dünyada büyük yankı bulacak. Çünkü neolitik çağdan bir höyüğün bulunması, İstanbul’u ilk mesken tutanların efsanesini Atinalı Byzas’tan çok daha eskilere taşımakla kalmayıp, Atatürk’ün bir sezgisini daha, bu kent tarihinin Megaralılardan önce var olduğu düşüncesini de doğruluyor.

Bir dakika durup biz de biraz düşünelim.

Atatürk, niçin bugünkü devlet (mevlet mi demeliydim?) adamlarının hiç mi hiç, hatta kendisinden hemen sonra gelenlerin bile ilgilenmediği antik çağ tarihine kafa yoruyor, niçin Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk müzesi 1921 yılında Ankara’da (Hitit) Eti Müzesi olarak kapılarını açıyor, niçin İstanbul’un Atinalı Byzas’tan önce kurulmuş olabileceğine önem veriyor, niçin Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan Türk zaferini Truvalıların Akalar’dan aldığı rövanş olarak yorumluyordu?

Şairane bir sorum daha var sizlere: Atatürk, 1935 yılında Türkiye’nin yeraltı kaynaklarını değerlendirmek amacıyla özel emirle kurdurttuğu bankaya neden maden bankası falan değil de Hitit’in (tartışmalı) öz Türkçe karşılığı Etibank adını vermişti?

Değerli Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın (kendisini bu satırlarda saygıyla, sevgiyle, hayranlıkla selamlıyorum) bu sorunun doğru yanıtı elbette verdi: Atatürk, yeni Türkiye’yi üzerine kurduğu toprakların kök tarihine bağlamak için ilk kurulan bankalara Sümerbank, Etibank adları koydurttu.

Ancak soruyu şiir gibi sorunca, şiir gibi bir yanıt da vermek olası: Atatürk, Etibank adıyla Türkiye’nin yeraltı zenginliklerinin maden cevherinden öteye uygarlık buluntuları olduğunu anımsatmak istemiştir! Tümüyle sezgisel bir çıkarsama bu, doğruluğunu iddia edemem, ama yakışır, diye düşünüyorum.

***

Öteki niçinlere, nedenlere gelince... Elbette bilen biliyor, başta Çığ gibi soyu (ve eğitimi) tükendirilen bilim insanları söylediler, yazdılar: Atatürk, yeni Türkiye’nin köklerini bu topraklardaki eski uygarlıklara salarak ülkenin tarihini derinleştirmeyi, ilkinden sonuncusuna tüm uygarlıklara sahip çıkarak kültürünü genişletmeyi, başka bir deyişle tıpkı müzikte olduğu gibi “tarihte çok sesliliği” de hedefliyordu.

Ama benim kafama, daha bir hafta önce çıkan son romanım Destina’yı (Literatür Yayınları, 2008) yazmak için yaptığım araştırmalar sırasında dank eden gerçek, farklı: Atatürk’ün antik çağ uygarlıklarına sahip çıkmak çabasında, yeni Türkiye’yi daha uzun bir tarihe bağlamak kadar, geleceğe taşımak amacı vardı. Cumhuriyet’in yüzünü Batı’ya çeviren kurucu deha, hedef gösterdiği çağdaş Batı uygarlığının bu topraklarda yeşerdiğini biliyor, Türkleri o uygarlığın ölçü aldığı geçmişe, tarihe ve zenginliğe sahip çıkarak Batı’ya bağlamaya, Batı’yı da “köklerimiz ortak” mesajıyla Türkiye’yi içselleştirmeye çağırıyordu.

Atatürk’ün Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi “kaynak kimliğe dönüş” diye adlandırabileceğimiz girişimlere verdiği büyük önem, sadece yeni bir ulus yaratmak ve öz güvenini yitirmiş bir halka “Biz neymişiz be!” gururunu aşılamak çabası değildir. Karşı devrimin tu kaka, eğitimli cahillerin alay ederek küçültüp bitirdikleri Güneş Dil Teorisi’ni benimseyip önemsemesi, Atatürk’ün Türkçeyi bile Avrupa dillerinin kökenine oturtarak bu uygarlıkla “akrabalık” kurmak gayretinin ifadesidir.

Şimdilerde, Arap’laşmış Türkiye güya AB’ye girmeye çalışıyor. Olmuyor tabii. Fince ile Baskça ile akraba bir “Günaydın!” ın şansı vardı. “Selamünaleyküm!”ün pek yok. Karşı taraf, dili “Esselamünaleykum”a dönse bile döndürmüyor. Akrabalık hatıralarının tadı kekremsi, suratı buruşturuyor.