Niçin PKK?
Vatan · 23 Ekim 2008
İlkel toplumu uygar toplumdan ayıran temel özellik, “yasama” biçimi, başka deyişle hukuk anlayışıdır. İlkel toplum, yazılı olmayan yasalar çerçevesinde örgütlenir ve bu yasalara, “töre” denir. Uygar toplumu ise yazılı yasaların oluşturduğu “hukuk” örgütler.
Sidney Hartland’ın “Primitive Law” kitabında yer alan, “İlkel insan, özgür ve kısıtlamasız olmaktan çok uzaktır. Tersine, halkının gelenekleri onu sımsıkı sarar, salt toplumsal ilişkiler açısından değil, dinsel inancından cinselliğine, üretiminden tüketimine ve sanatına, doğumundan ölümüne geçerli töre zincirleriyle bağlıdır” saptaması doğrudur.
İşte Türkiye Cumhuriyeti, 1937 yılından öteye derebeylerini muhatap alarak, Meclis’e doldurduğu aşiret reisleri aracılığıyla yönetmeye razı olduğu Güneydoğu’da, kendi hukuksal varlığını oturttuğu tarafsız devlet/eşit yurttaş temelini inkâr etmiş ve Kürt toplumunu törelerine terk ederek, hukuk devletinin egemenliğini dolaylı yoldan “ilkel kabile” örgütlenmesiyle paylaşmıştır. Bu taviz, bölgede aşiret törelerinin hukuk devletinin önüne geçmesine yol açmıştır.
PKK’nın iç dinamiklerine, eğer kanlı bir terör örgütü oluşunun ister istemez yarattığı kin ve duygusallıktan arınmış bakacak olursak, neyi görüyoruz? Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olduğunca, bölgedeki “töre” düzenine de zıtlığını. Demokrasiyle yönetilen bir devletin sınırları içinde yeri olmaması gerekirken kabul edilen töre düzeninde ezilen, horlanan “erkek” doğurmazsa “ana” sayılmayan kadın, Marksist söylemli PKK’nın silahlı, yani diktatoryal ve bal gibi faşist düzeni içerisinde kaçgöç yaşamıyor, erkeklerle birlikte ve eşit koşullarda ‘askeri eğitim’ alıyor, çarpışıyor hatta “diktatörün” izin verdiği ölçüde cinsellik özgürlüğü bile var!
Aşiret reisi yok, dolayısıyla efendi/köle sömürüsü yok aşiret bağı yok, dolayısıyla kan davası yok. Baba, ağabey, erkek kardeş, kısacası aile otoritesi kaldırılmış ve yerine kendileriyle eşit riskler alan “komutan” otoritesi konulmuş. Üstelik, kan davasının, aşiret şerefinin yerine ortak, milli bir dava gösterilmiş, bir kimlik vaat edilmiş.
Ataerkil bir otorite hiyerarşisinden, dava kurucusunun “ulusal şef” pozisyonunda “ilahlaştığı” yeni, ama kadınla erkeğin eşit söz ve silah sahibi olduğu bir hiyerarşiye geçilmiş. Türkiye Cumhuriyeti’nin düzenine olduğunca, derebeylik düzenine karşı bir hareket değil de nedir bu anlamda PKK?
Abdullah Öcalan’ın bunca yandaş bulması, bence Türkiye’den çok, Kürtlerin önce kendi ilkel aşiret düzenine, törelere ve derebeylik otoritesine bağlılık zincirlerini kırmaya kalktığı içindir.
Türk devleti, bizzat sisteminin çatıştığı feodal sisteme boyun eğdiği, aşiretleri ve reislerinin otoritesine terk ettiği hukuktan eğitime, eşitlikten yurttaşlığa kendi temel değerlerinin ayaklar altına alınmasına seyirci kaldığı bölgede siyasal “zayıflık” tercihinin hem kendine hem de müsamaha ettiği feodal sisteme bir isyanla sonuçlanacağını öngöremedi!
Daha da korkuncu, PKK’ya karşı savaşta, tam da PKK’nın “karşı varoluş” nedeni, feodal sistemi kullandı, Cumhuriyet’in egemenliğini, Cumhuriyet’in temel değerlerini çiğneyen aşiret ve reis düzenine savundurttu, aşiretlere silah dağıttı, lumpen köy korucularını yarattı!
Ve Türkiye, bölgedeki bu ilkel aşiret ve töre düzenini yıkamadığı sürece, daha çok PKK çıkar, ne Kürtler refah ve eğitime kavuşur, ne de Türkler. Refah ve eğitimin giremediği yere barışın da gelmediğini artık anlamış olsak gerek.
Yukarıdaki yazımın ilk yayın tarihi 10. 12. 2004’tür. Aradan geçen dört yılda, yüzde 47’lik AKP hükümeti sayesinde refah bölgelerinde bile kadın erkek eşitliği geriledi, inanç mantığın, din bilimin, ulema hukuk devletinin önüne geçti, toplum bağnazlaştı.
Demokrasi, kulun yurttaş, kadının erkeğe eşit olmadığı yere gelmez.
Nitekim gelmedi.
Ve Başbakan, Diyarbakır’da duramadı.